Ana Sayfa - Kutup Yıldızı  
 
 


Mustafa SAMASTI
Mustafa SAMASTI

Toplum Sağlığı, Batı Tecrübesi Ve İslami Kültür Açısından Bir Değerlendirme
Halk sağlığı “organize olmuş toplum gayretleriyle sağlık şartlarının düzeltilmesi, her bireyin sağlıklı yaşayabileceği bir ortam geliştirilmesi” (Winslow, 1923) şeklinde tanımlanmıştır.
1 Aralık 2021 Çarşamba 00:07
Kaynak: KUTUPYILDIZI
Arkadaşına Gönder Yorum Ekle Yazdır Yazdır Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google'da paylaş Delicious'ta paylaş Digger'da paylaş Yahoo'da paylaş
 

Halk sağlığı “organize olmuş toplum gayretleriyle sağlık şartlarının düzeltilmesi, her bireyin sağlıklı yaşayabileceği bir ortam geliştirilmesi” (Winslow, 1923) şeklinde tanımlanmıştır.

 

İnsan hakları evrensel bildirisinde (1948) “her bireyin yiyecek, giyecek, mesken, sağlık hizmeti ve gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere; kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır” (Madde 25) denilmektedir.

 

Dünya sağlık örgütü (WHO) sağlığı “beden, ruh ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olarak tanımlar.

 

Bütün bunlar sağlığın tıbbın ilgi alanının (özellikle günümüz tıbbı insanın sağlık yönünden çok istisnai bir durumu olan hastalıklarıyla ilgilidir) çok ötesine geçen, hayatın hemen her alanını kapsayan, dolayısıyla tüm kişi ve kuruluşlara sorumluluk yükleyen bir kavram olduğunu göstermektedir. Konunun eğitim-kültür, birey-toplum-devlet, ideoloji-inanç, sosyal-ekonomik-politik vs. gibi birbirinden hem farklı ve hem de iç içe geçmiş pek çok boyutu bulunmaktadır.

 

Sağlığın sosyal, kültürel, psikolojik ve ruhsal boyutu bir yana yalnızca fiziki beden sağlığı için dahi eğitimden kültüre, ekonomik ve sosyal adaleti sağlayacak politikalara, yoksulluk ve işsizlikle mücadeleye, sağlıklı çevre, mesken, işyeri, temiz ve yeterli su teminine, dengeli beslenmeye, zararlı alışkanlıklarla (uyuşturucu, alkol, sigara vb.), cinsel sapma ve gayr-i meşru ilişkilerle mücadeleye, çocuk ve ailenin korunmasına, zararlı hayvan ve hastalık vektörü artropot kontrolüne, sağlık hizmetlerine (teşhis-tedavi-aşılama ve diğer koruyucu önlemler)..ihtiyaç vardır.

 

19. yy. Avrupasında sanayileşme, liberal ekonomi ve müdahalesiz rekabete şartlarının ortaya çıkardığı olumsuzluklar (tekellerin oluşması, zenginin lehine güçsüzlerin aleyhine işleyen toplum şartları, çevrenin tahribi, eğitim-sağlık-kültür gibi kamu yatırımlarının aksaması, kültürel yozlaşma..) dikkatleri toplum sağlığına çekerek ekonomik ve sosyal içerikli yasaların çıkarılmasına yol açmıştır. Bu dönemde özellikle çalışma hayatı ve çalışanların sağlığı; sosyal hekimlik uygulamalarıyla yoksul ve sakatların bakımı; sağlığı olumsuz etkileyen fizik çevrenin düzletilmesi konularında ciddi adımlar atılmıştır. Böylece batı dünyası kendi ürettiği problemleri bir ölçüde kontrol edebilecek sosyal kontrol mekanizmalarını da (işsizlik sigortası gibi) oluşturmaya çalışmıştır. Bu arada toplum sağlığı açısından koruyucu hekimlik, sosyal tıp, işyeri hekimliği..gibi farklı disiplinler gelişmiştir.

 

Sosyal tıp hastalıkların temelinde sosyal faktörlerin de önemli rolü olduğu gerçeğinden hareketle, tıbbi önlemlerle birlikte sosyal önlemlerin de alınmasını gerekli görür.

 

Toplum sağlığına büyük katkılarda bulunmuş olan Chadwick, 1842 yılında hazırladığı raporunda “hastalıkların temel nedeni yoksulluk, yoksulluğun önemli nedenlerinden biri de hastalıklardır” tespitine yer vermiştir.

Sosyal hekimliğin temel ilkeleri Grotjahn (1915) tarafından ortaya konmuştur. Bu ilkelere göre:

 

1. Hastalıkların oluşunda biyolojik-fizik-kimyasal faktörler yanında sosyal-kültürel-ekonomik faktörler de rol oynar

 

2. Bireyin hastalığı yalnız kendisine değil, aile ve topluma da olumsuz etkiler yapar.

 

3. En önemli hastalıklar toplumda en sık görülen, en çok ölüme ve sakatlığa yol açanlardır.

 

Neuman, “yoksulun tek malı beden gücüdür ve bu da onun sağlıklı olmasına bağlıdır. O halde devlet yoksula sağlık hizmeti sunmalıdır” görüşünü dile getirmiştir.

 

Sosyal tıp ilkelerine göre toplumun tüm bireylerinin sağlık güvencesine alınması bir kamu görevidir. Sağlık hizmetlerinin yanında eğitim ve temel gıda maddeleri gibi asgari hayat standartları da devlet teminatı altında olmalıdır.

 

Birey ve toplum sağlığı açısından yaratılış özelliklerinin, ekolojik ve doğal dengelerin ne denli önemli olduğu özellikle batı uygarlığının yaşadığı kötü tecrübelerle acı bir şekilde ortaya çıkmıştır.

 

İnsan fıtratı ne toplumdan izole bireysel hayata, ne de kişiye özel alan bırakmayan komün düzenine elverişli değildir. Hem bireysel ve hem de toplumsal ihtiyaçların denge içerisinde karşılanması gereklidir.

 

Doğal dengelerin gözetilmemesinin toplum sağlığını ne denli tahrip ettiği geçmiş tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Bununla ilgili pek çok örnek verilebilir. Yer yüzü kaynaklarının sorumsuzca yağmalanması, sınırsız kazanç hırsı ve bunun tahrik ettiği aşırı üretim ve tüketim çılgınlığı, kimyasal kaos, hormonlu ve genetik karakteriyle oynanmış gıdaların giderek öne çıkması vb. gelişmeler çok geç de olsa çevre bilincinin, ekolojik dengelerin, organik tarım ve doğal gıdaların öneminin yeniden keşfedilmesine yol açmıştır.

 

Yüksek üretim amacıyla hormon, antibiyotik ve kimyasalların yanı sıra fıtratı otla beslenmek olan sığırlara hayvansal menşeli (scrapie hastalığından ölen) yemlerin verilmesi deli dana hastalığı ve bunun insandaki muadili kabul edilen Creutzfeldt-Jakob hastalığı gibi ölümle sonuçlanan beyin hastalıklarına yol açmıştır.

 

Geçmiş dönemde aşırı rafine (posasız) gıdaların tüketilmesinin sindirim fonksiyonlarını olumsuz etkilemesi üzerine tekrar doğal-lifli gıdalara dönüş başlamıştır.

 

Ölçüsüz hayat tarzı, cinsel özgürlük, aile bağlarının kopması, uyuşturucu, AİDS salgını gibi toplumu tahrip eden olumsuz gelişmeler batı dünyasında yeniden aile düzeni ve tek eşliliğe dönüşü gündeme getirmiştir.

 

Bütün bunlar sosyal ve fizyolojik dengelerin ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Vücudun ve organların sağlıklı işlemesi için doğal fonksiyonların yerine getirilmesi gerekir. Vücudun hareketsiz kalması, doğal ve lifli gıdaların kullanılmaması nedeniyle bağırsakların fizyolojik işlevini yerine getirememesi, anne adaylarının doğum ve süt emzirme gibi işlevlerden kaçınmaları..beraberinde çeşitli sağlık sorunlarını getirmektedir.

 

Bir zamanlar süt çocuklarının beslenmesinde hazır mamalar yaygınlık kazanmıştı. Emzirmenin bebeğin sağlıklı gelişimi ve aynı zamanda anne sağlığı bakımından olağanüstü önemi anlaşılınca dünya sağlık örgütü (WHO) ve UNICEF 1990 yılında “bebeklerin 4-6 aya kadar yalnız anne sütüyle beslenmesi, daha sonra da ek gıdalarla birlikte 2 yıla kadar emzirmenin devam ettirilmesi” yönünde karar almıştır. Bilimin çok yeni ulaşmış olduğu husus aslında Kur’an’ın emzirme konusundaki tavsiyeleriyle (Bakara 233, Lokman 14, Ahkaf 15) tam olarak örtüşmektedir. Emzirme ve emzirilme hakkı vazgeçilmez insan haklarının başında sayılmaktadır.

 

Hastalık etkeni mikroplar vücuda belirli giriş kapılarından (ağız, burun, genital yollar, cilt, konjonktiva) girerler. İslami kural ve tavsiyeler enfeksiyonlara karşı giriş aşamasından önce ve de giriş aşamasında güçlü bir korunma sağlar. Temizlik dinin temel esaslarından biridir. Günümüz tıbbı bulaşmalara karşı en etkili, en pratik ve en kolay önlemin temizlik olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Temizlik, mikrop kaynaklarının kontrolünde, bulaşmaların engellenmesinde ve ayrıca vücut direncinin sağlanmasında son derece önemli rol oynar.

 

Gıdalar, beslenme ve insan sağlığı arasında çok ciddi ilişkiler vardır. Özellikle günümüz dünyasında tüketmekte olduğumuz gıdalar vücut için gerekli maddeler yanı sıra birçok zararlı unsuru da (zararlı mikroplar, parazitler, toksik kimyasallar, tarım ilaçları, ağır metaller, gıda katkı maddeleri, ambalaj artıkları, antibiyotikler, hormonlar, deterjanlar, radyoaktif kalıntılar, biyolojik zehirler..) içerebilmektedir. Bunların dışında ölçüsüz ve dengesiz beslenmeye bağlı olarak birçok sağlık sorunu (obezite, hipertansiyon, diyabet, hiperkolesterolemi, hiperlipemi, hiperürisemi..) oluşabilmektedir.

 

Kanser ve gıdalar arasında önemli ilişkiler bulunmaktadır. Doğal olmayan, konserve türü gıdalar, posa içermeyen gıdalar, aşırı kalorili, fazla yağlı gıdalar, aşırı et tüketimi, alkollü içecekler, gıda katkı maddeleri, yanmış biftek, yanmış yağ..kanser açısından riskli gurupta yer almaktadır. Gıda ilişkili kanser riskinden korunmada öne çıkan tavsiyeler şu şekilde sıralanabilir:

- Ölçülü ve dengeli beslenme

- Taze, günlük, doğal gıdalar

- Kalori, yağ, kolesterolü düşük, posa kısmı fazla gıdalar

- Taze, mevsimlik sebze meyve

- Gereksiz ilaç ve kimyasallardan uzak kalma

 

Gıdalarla ilgili zararları azaltmanın pratik açıdan tek etkili yolu tüketimi sınırlı tutmak, israftan kaçınmaktır. Kur’an’ın pek çok âyetinde helal ve temiz gıdaların yenmesi gerektiği (Bakara 57, 168, 172; Mâide 4, 5, 88 gibi) ve bunun yanında bu hususta da aşırıya gidilmemesi, ölçülü olunması, aksi takdirde gazaba müstahak olunacağı (Taha 81) vurgulanmıştır. Nimetlerin yararsız tüketimi sayılan israf, aynı zamanda vücudun da aşırı olarak zarara uğratılması ayrıca ihtiyaç sahiplerinin mahrumiyetine sebebiyet verilmesi yönleriyle de birey ve toplum sağlığını tehdit eden önemli bir konudur.

 

Modern toplumlarda cinsel ilişkilerdeki serbestlik yanında meşru ilişki alanının kısıtlı oluşu cinsel yolla bulaşan hastalıkları toplumun baş belası haline getirmiştir. İslami düzenlemede meşru alanın olabildiğince geniş tutulması toplumu yozlaştıran, sağlığı tahrip eden gayrı meşru alanın ortadan kaldırılmasının son derece etkin ve pratik yolunu sunmaktadır.

 

Allah (c.c) varlık âlemini belirli kurallar ve hassas dengeler (mizan) içerisinde yaratmış, yeryüzünde halifesi kıldığı insana bu dengeleri gözetmesini emretmiştir (Rahman 7,8). Zira insan, özgür iradesiyle hayat düzeninde dengeleri bozabilen yegâne varlıktır. İnsana verilen sınırlı irade gücü onun yüklenmiş olduğu emanet sorumluluğuna karşılıktır. Bu sorumluluk insanın hem kendi öz varlığı ve hem de geçici misafiri olduğu yeryüzü hayatının tüm cepheleriyle ilgilidir.

 

Bu anlamda İslam dini her şeyden önce insanı ve onu tekâmüle (Ahsen-i takvim) ulaştıracak yolları kutsamış; insan varlığına ve onun yaratılış amacına zarar verecek şeyleri yasaklamıştır. Bununla birlikte dinin temel haramları bile insan sağlığı ve hayatiyeti söz konusu olduğunda zaruret ölçüsünde mübah hükmüne dönüşmektedir. Dolayısıyla insan hem kendini ve hem de çevresini kutsal bir emanet olarak gözetmekle yükümlüdür.

 

İnsan sürekli olarak iç duygularının ve dış güçlerin birbirleriyle zıt yöndeki tesirleri arasında kalmaktadır. Buradan sağlığın en geniş anlamıyla bir tarifini (insanın kendi iç âlemi ve dış dünyasıyla dengeli, uyumlu olması hali) yapmak mümkündür.

 

İnsanın iç dünyasındaki dengesizlikler psikolojik rahatsızlıklara, davranış bozukluklarına; fizik-sosyal-biyolojik çevresiyle, kısacası irtibatlı olduğu varlıklarla dengeli olmayan ilişkileri ve ölçüsüz davranışları birçok problemin ve hastalığın oluşmasında rol oynar. İnsan, hayat düzenini hem etkileyen ve hem de bundan büyük ölçüde etkilenen bir varlıktır. İnsan, iyiliklerin, güzelliklerin olduğu kadar kötülüklerin de temel bir kaynağıdır.

 

İnsan olmak her şeyden önce sorumluluk sahibi olmaktır. Yaptıklarımızın ve de yapma imkânı olup da yapmadıklarımızın faturası bize döner. Problemler karşısında sorumluluk yüklenmekten kaçınmak sorunların daha da artmasına ve psikolojik çöküntülere sürükler. Bu durum insanın yalnız kendisine değil, tüm çevresine de sirayet eder. Yeryüzünde Allah’ın (c.c.) halifesi olma bilincine erenler kendileri için kötülükten arınma ve iyiliğe yönelme görevini yakın ve uzak çevreleri için de yerine getirmeye çalışırlar.

 

Sosyal sağlığın ilk halkası bireyin kendisi ve toplumu ile barışık olmasıdır. Kişiliğin, değer yargılarının, tutum ve davranışların oluşması aile yuvasından başlar. Anne babanın sevgisi, ilgisi, terbiyesi ilk mayayı oluşturur.

 

Sevgisiz, ilgisiz, korunmasız kalan çocuklar kendilerini güvende hissetmedikleri gibi güvenli ilişkiler de kuramazlar, şiddete, anormal tutum ve davranışlara son derece açıktırlar. Bu nedenle insan kişiliğinin her türlü saldırı ve tehlikelerden korunması gerekir.Sosyal sağlığın oluşmasında emniyet, güven ve adaletin sağlanması, kötülüklerin engellenmesi şarttır. Canı, malı, aklı, ırzı ve nesli korumak devletin ve tüm dinlerin temel hedeflerindendir. Sosyal düzen toplumun ortak varlığıdır. Hukuk, örf ve ahlak kuralları bu düzenin oluşmasını ve muhafazasını sağlar.

 

Devletin olmadığı yerde anarşi ve kanunsuzluk; hukukun çiğnendiği devlette haksızlık ve otorite despotluğu vardır. Ekonomik kaynakların adaletsiz dağıtımı siyasi, sosyal ve kültürel baskılara da kaynaklık teşkil eder. Dış tehlikeler kadar insanın kendi ihtiraslarının, ölçüsüz istek ve aşırılıklarının da dizginlenerek çevresi ile uyumlu, ölçülü ve sosyal sorumluluğunun bilincinde kişiler haline getirilmeleri gerekir.

 

Bilginin en etkili olanı göz önünde tatbik edilenidir. Bu açıdan örnek ve modeller son derece önemlidir. İyilikleri yaymak kötülükleri örtmek esastır. Bu yönden bakıldığında medyanın rolü tam da bunun aksi istikamette oluşmaktadır. Her türlü yanlışın ve çirkinliğin boy boy teşhir edilmesi toplumu olumsuz yönde etkilemektedir. İnsanın davranışlarında, çevresi ile ilişkilerinde kültürel birikiminin ve inançlarının büyük etkisi vardır. Sosyal ve kültürel yabancılaşma, sosyal barışı tahrip eden en önemli faktörlerden biridir.

 

İnsanın iç dünyası, değer yargıları ve inancı ile uyuşmayan hayat şartları iç sıkıntılara ve kişilik problemlerine neden olur. Bu nedenle insanları kendi değerlerine ve inançlarına aykırı davranmaya zorlamak onlara en büyük haksızlıktır. Bu durum anarşi ve terörün de temel sebebidir. Benzer şekilde insanın düşünce dünyası ile yaşam pratiği arasındaki uyumsuzluklar ümitsizlik, hayal kırıklığı ve güvensizlik oluşturur.

 

Kültür; birey ve toplumların tavırlarını belirleyen değerler manzumesidir. Milletlerin, medeniyetlerin büyüklüğü, maddi gelişmişlikleri uzayı, ayı fethetmeleri ile değil, kültürel değerleri, “insanı” keşfetmeleri ve onu yüceltmeleri ile ölçülür. Bu manadan uzak medeniyetler yıkılmaya mahkûmdur. Nitekim materyalist Batı uygarlığının iki devinden biri dağılmış, diğeri ise hızla akıbetine yaklaşmaktadır.

 

Din ve vahiy ile ilişkileri kültürlerin temel karakterini yansıtır. Bu açıdan İslam Kültürü ‘insan”, Batı Kültürü “menfaat” odaklıdır. “İnsanların hayırlısı onlara yararlı olandır.” İslam’ın ilk devirlerinden itibaren yaygınlık kazanan vakıflar aracılığı ile toplumun sosyal dengeleri korunmuş, bir ibadet bilinci ile servetin zenginden fakire doğru akışı sağlanmıştır. Osmanlı döneminde yalnız İstanbul’da 20 imarethanede her gün 30.000’den fazla kişinin din, dil, ırk ayrımı yapılmadan doyurulduğu bilinmektedir.

 

‘XIX. yy.’da peş peşe savaşlarla fakirlik ve sefaletin artması, dul, yetim ve öksüzlerin çoğalması ile bunlar için her türlü sosyal ihtiyacı karşılayacak kurumlar oluşturulmuştur. Darülaceze’nin kuruluşu ile ilgili Sultan Abdülhamid’in 1890 tarihli ifadesinde; “Geçimini sağlamak için sokaklarda dilenmekte olan ve kimsesiz bulunan çocuklarla, hasta ve sakatların dilenme zilletinden, horluğundan kurtarılarak yapabilecekleri ölçüde kendi işleri ile geçinebilmelerini sağlamak ve bunlardan iş yapamayacakların beslenip barındırılması ve kimsesiz çocukların eğitim ve terbiyesi için bir yer ayrılması...” şeklinde muhtaca bakış açısı çok güzel yansıtılmaktadır. Görüldüğü gibi toplumu dilencilerden kurtarmak değil bilakis onları bu zilletten kurtarmak gibi çok ulvi ve insani bir amaç ortaya konmaktadır.

 

Tanzimat ile başlayan milletin temel değerlerine muhalefet hareketi Cumhuriyet ile birlikte tam olarak iktidar olmuştur. Batı kültürü ile gözleri kamaşan sözde aydınlarımız kendi kültürüne ve toplumuna sırt çevirmeyi terakki saymışlardır.

 

Asırlarca fakirlere, yoksullara, sahipsiz çocuklara kol kanat germiş olan vakıf müesseseleri, Evkaf Nezaretinin kurulması ile merkezîleştirilmiş ancak hizmetleri büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Toplumun zayıf noktalarını kapayan bu hizmetler yürütülemeyince dilenciler, sokak çocukları, tinerciler, gaspçılar, hırsızlar, sapıklar meydanları doldurmaya, toplumun rahat ve huzuru kaçmaya başlamıştır. Ahlaki değerlerin yozlaşması ile servetin zenginden yoksula akışı yön değiştirerek yoksul halkın ve devletin soyulma dönemi başlamıştır.

 

“Bir insanı öldüren tüm insanları öldürmüş, bir insanı yaşatan tüm insanları yaşatmış gibidir.” “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” “Adalet, ihsan… gibi” esasları, toplumsal koruma ilkeleri ile değerlendirildiğinde açık bir şekilde görülür ki ; “İnsani olan İslami ve İslami olan insanidir.” İslam inancının şekillendirdiği insan modelinde emanet, kul hakkı, hesap verme, israf vb. toplum düzeninde de kamu yararı, zarar vermeme, zararı giderme ve zararlı davranışları engelleme gibi sosyal sağlığı ayakta tutan değerler hâkimdir. Bugünkü Batı kültürünü oluşturan liberal, materyalist, aydınlanmacı anlayış dini dışlamak, kendi kurallarını onun yerine oturtmaya çalışmaktadır.

 

Bu anlayış her türlü inançtan, ön yargıdan arındırılmış “bağımsız akıl” ve “bireysel özgürlük” üzerine kurulmuştu. Ancak bu özgürlüğün liberal anlayış çerçevesi ile sınırlı olduğunu da vurgulamak gerekli. Bu anlayışa göre “Liberalizm en üstün sistemdir. Hür siyasi mücadele ve görüş ayrılıkları sonuçta en iyi politikayı üretir. Bu sistemin reddedilmesi veya eleştirilmesine izin verilemez. Sadece hür ve akılcı bireyler siyasi haklardan yararlanır. İrrasyonel bireylerin bu özelliklerinden kurtarılmaları gerekir. Onlara karşı tek etkili ve ahlaki yol onları liberalleştirmektir. Kabul etmediklerindeonlara baskı uygulamak ve boyun eğdirmek gerekir.”

 

Cumhuriyetimizin 85 yıllık serüveni şaşırtıcı şekilde liberalizmin inanç esaslarıyla örtüşmektedir. Hemen her gün bu anlayışın fanatik savunucuları ile karşılaşıyor isek de en açık sözcülerinden küçük bir alıntı oldukça aydınlatıcı olacaktır: “Bütün bu inkılabın esas bedeli mazi ile hesapları kesmek ve maziyi yıkmaktır. Türk inkılabının en mühim vazifesi de bu sebeple maziyi en son bakiyesine kadar söküp almaktır.

 

Kanunlarımızda onların düşünce ve usullerine yer yoktur. Biz onları en biaman düşmanlarımız gibi memleketin en ücra köşelerine kadar kovalayarak imha eyledik. Onların bekayası yerin dibine gömülmüştür. Mazinin bu mezarı bir daha gömülecek, keskin silahı elinde olan bir nöbetçi tarafından bekayası bir daha mezarının altından yeni hayat filizleri üretmesin diye gece gündüz bekleyecektir.” (Mahmut Esat BOZKURT, Adliye Vekili 14 Eylül 1927 Hâkimiyeti Milliye Gazetesinden.)

 

Hâlbuki materyalist kültür sömürü, şiddet ve saldırganlığı teşvik etmekte; bencil, başkasını önemsemeyen bir insan tipini ortaya çıkarmaktadır.

 

Batı dünyasının bilim ve teknolojide ulaştığı büyük başarı aynı zamanda onun en büyük insani zaaf kapısını oluşturmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “İnsanoğlu kendini müstağni görünce azar” (Alak 6-7) denmektedir. Liberal ahlak iddia edildiği gibi en iyi düzeni sağlayamamış, güçlülerin lehine gelişen toplum şartları tekellerin, tröstlerin oluşması ile dengeleri daha da kötüleştirmiştir. Bu durum ancak çıkarılan yasalarla kısmen dengelenmeye çalışılmıştır.

 

Buna karşılık İslami kültürün etkin olduğu toplumlarda hiçbir zaman büyük sosyal patlamalar ortaya çıkmamıştır. Toplumsal koruma mekanizmaları ve “zenginlerin mallarında yoksulların hakkı olduğu” gerçeği, dengelerin muhafaza edilmesini sağlamaktadır.

 

İslam bireye, topluma ve yöneticilere büyük ahlaki sorumluluklar yüklemektedir. Selamlaşma, insanlara güzel söz söyleme, laf taşımama, insanların aralarını düzeltme, yalan söylememe, kin ve öfkesini bastırıp insanların kusurlarını affetme, kötülüğe iyilikle karşılık verme, ihtiyaç sahiplerine, yakınlara, komşulara yetimlere yardım etme, borç verme, akrabalık ilişkilerini muhafaza etme, birbirine sabrı ve Hakkı tavsiye etme, boş sözlere yüz çevirme, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma, haksızlık yapmama, iyi ve kötü günlerinde dostlarını yalnız bırakmama... gibi daha birçoğunu sayamadığım İslam’ın şekillendirdiği toplumsal ahlak sosyal sağlığın en büyük teminatıdır. İnanan kişinin temel bir özelliği de çevresine emniyet, güven duygusu vermesidir.

 

Global sistemin maddeye kurban ettiği insanlık bugün en buhranlı dönemlerinden birini yaşıyor. Bugünkü hâkim medeniyet “insanla” çelişiyor. İnsani ve manevi değerlerden uzak yetişen gençlik bir futbol maçı kadar bile insani trajedilerden etkilenmiyor. İçki, kumar, sigara, uyuşturucu, fuhuş gibi kötü alışkanlıklar hızla yaygınlaşarak toplumları çöküşse sürüklemektedir. Yaradılış amacına uygun sağlıklı bir hayat düzeni insanın kendisi, çevresi ve yaratıcısı ile uyum içinde olmasıyla mümkündür.

 

Din, aşırılıklardan, sapıklıklardan koruyarak insanı fıtratın temiz atmosferine, ölçüye, ahenge, dosdoğru yola eriştirmede vazgeçilmez bir rol oynar. İnsan, hayatın öznesi, olay ve hadiselerin kilit unsuru, irade ve şuurun temsilcisi... İnsan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisi. Topluma müspet anlamda yön verebilmek, iyiyi, güzeli, hikmeti temsil etmek “temsilciliğin” şiarı; yaşanan vahşete, çirkinliklere sessiz kalmak “dilsiz şeytanın” vasfı olmakta. Mazlumların feryadının cevapsız kalması ise “insani değerlerin” iflasını göstermektedir.

 

Hastalıkların pek çoğunda cehalet, yoksulluk ve sefaletin izleri vardır. İslam’a göre ilim öğrenmek ve öğretmek en büyük ibadetlerdendir.

 

İslam dini ilke olarak israf ve lüks hayatı engellerken sosyal dayanışma ve yoksullara yardımı da temel bir ibadet sayar. Ne yazık ki günümüz dünyasında bir yanda açlık ve sefaletle pençeleşenler diğer yanda aşırı tüketime bağlı problemlerden, şişmanlıktan kurtulabilmek için akla gelmedik çareler arayanlar bulunmaktadır.

 

Gelişmiş ülkelerde çöpe giden yiyecekler açlıkla yüz yüze gelenlerin onlarca katına yetecek miktardadır.

 

Toplumsal sağlığın korunmasında üzerinde durulması gereken diğer bir husus ölçüsüz hayat tarzı ve kötü alışkanlıklardır. Modern hayat bir yandan yaşam kolaylıkları sunarken aynı zamanda artan ihtiyaçlar nedeniyle de hayat mücadelesini zorlaştırmaktadır. Artan rekabet şartları, stres, tatminsizlik ve psikolojik sorunlara davetiye çıkarmaktadır. Manevi destekten yoksun ve zorluklara direnme gücü gösteremeyenler çeşitli zararlı alışkanlıklarla (alkol, uyuşturucu vb.) kendini avutmaya, vurdumduymaz bir hayata ve çeşitli anormal davranışlara yönelebilmektedir.

 

Hastalıklara karşı fiziki direnç yanında psikolojinin de büyük rolü olduğu tartışmasız bir gerçektir. Dini donanım insanı birçok kötülükten korur. Aşırı sevinmeye veya aşırı üzülmeye mahal bırakmayan tevekkül, ihtirasları dizginleyen kanaat anlayışı stresin yol açtığı çöküntüye karşı son derece önemli bir korunma sağlar.

 

İslam inancı insanın yaratıcı ve varlık âlemiyle çok yönlü ilişkilerini düzenleyerek onda yüksek bir şuur oluşturur. Diğer bir ifadeyle insanın manevi kişiliği yanında maddi dünya ile ilişkilerini de bir bütünlük içinde ele alır. Ölüm sonrası hayat inancı dünyevi problemlere daha gerçekçi yaklaşmasına, aşırı gerilim ve stresten uzak kalmasına neden olur.

 

Sonuç olarak şunu açıkça söyleyebiliriz ki İslam’ın birey ve toplum sağlığının korunmasında özgün, doğru ve derin bir bakış açısı bulunmaktadır. Bu derece kapsamlı sağlık kurallarını başka hiçbir dinde görmek mümkün değildir. Bu kuralların bir ibadet temelinde (yerine getirenler için sevap, ihmal edenler için günah ve cezanın söz konusu olması) ele alınmaları toplumun hemen her seviyesindeki bireyine ulaşmalarını sağlamaktadır.

 

Bu durum, yani geniş halk kitlelerine en kolay ve en basit şekilde nasıl sağlıklı olacaklarının öğretilmesi, İslam’ın müstesna özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Bilim ve teknolojideki bunca gelişmeye rağmen insanlık, toplum sağlığı açısından da İslam’dakinden daha mükemmel bir sistem ortaya koyamamıştır.

 

(Yazı ilk olarak Eğitim Yazıları Dergisi, İstanbul, 2008’de yayınlanmıştır.)

 

* Bir Bilge Hekimin Zamana Şahitliği, Tefekkür Düşünce Merkezi, İstanbul,2021

 

**Prof.Dr Mustafa Samastı /Kutupyıldızı Derneği Başkan Yardımcısı

  

 
 
  Bütün Yazıları

 
Sağlık Ve Vakıf
Toplum Sağlığı, Batı Tecrübesi Ve İslami Kültür Aç...
Sağlığın Sosyo- Kültürel Boyutu
Dünden Bugüne Sağlık Sistemi
Tıp Eğitiminde Sağlığın Yeri: Bir Özeleştiri Denem...
İslam ve Sağlık
Adaleti Ayakta Tutmak
İslam ve Sağlık Üzerine

 

Yorum Sizin! Siz de yorum yapın | Tüm yorumları oku

 

 

  Yazarlarımız  
Sağlık Ve Vakıf
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Kırk Yıl Önce Öğrenci...
Egemen Laik Yapının Psikolojisi
Hâlâ, Sarılacak Çok Yara Var
YAZARLARIMIZ
Mustafa SAMASTI 
Sağlık Ve Vakıf
Selahattin SEMİZ 
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Kırk Yıl Önce Öğrencilik Yıllarım
Hüseyin Yürük 
Egemen Laik Yapının Psikolojisi
TÜM YAZARLARIMIZ 

GÜNCEL MAKALELER
Selçuk Engin 
Açe’den Jakarta’ya Endonezya Hatıraları
Sedat Erol 
Sığınmacılara ‘Sağlık Kartı’ Önerisi
Abdülkerim Karaağaç 
Bir Diş Hekiminin Hatıraları
 
GÜNCEL SAĞLIK HABERLERİ  
 Endülüslü Bilge Hekim Zehrâvî
 Prof. Dr. Sami ZAN (1921 - 24 Aralık 1984)
 Sağlık mı Endüstriyel Tıp mı?
 Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin
 Eski Türkçe Tıp Yazmalarından Kaşıntılı Cilt Ha...
 İbn-i Sînâ
 Aşı Tereddütü Ve Eczacının Rolü
 Kurban Bayramında Beslenme Önerileri
 Sağlıklı Beslen, Sağlıklı Yaşa
 Sağlık araştırmalarının mayınlı tarlası: Sağlık...
 VARİKOSEL (Erkekte Kısırlığın en sık sebebi)
 
  copyright © kutupyildizidernegi.org.tr
Bize Ulaşın | RSS | Sitene Ekle | Reklam | Sık Kullanılanlara Ekle | Giriş Sayfam Yap