Ana Sayfa - Kutup Yıldızı  
 
 


Türkiye’de Tıp Biliminin Gelişmesi ve Modernleşmesi
Türkiye’de Tıp Biliminin Gelişmesi ve Modernleşmesi
Tıp insanlık tarihiyle yaşıt bir meslek alanıdır. Antik çağ, Eski Yunan ve Roma dönemlerinde Hipokrat, Galen, İmhotep, Luka gibi hekimler geleneksel tıbbın temellerini oluşturmuştur.
10 Temmuz 2021 Cumartesi 17:01
Kaynak: KUTUPYILDIZI
Arkadaşına Gönder Yorum Ekle Yazdır Yazdır Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google'da paylaş Delicious'ta paylaş Digger'da paylaş Yahoo'da paylaş
 

Prof. Dr. Mustafa SAMASTI

 

Tıp insanlık tarihiyle yaşıt bir meslek alanıdır. Antik çağ, Eski Yunan ve Roma dönemlerinde Hipokrat, Galen, İmhotep, Luka gibi hekimler geleneksel tıbbın temellerini oluşturmuştur. Ancak Yunan ve Roma uygarlığının sona ermesiyle birlikte Avrupa uzun bir süre duraklama dönemi geçirmiş ve geçmiş kültürlerle bağı kopmuştur.

 

İslam Medeniyetiyle birlikte tıp alanında bir yandan Hipokrat, Galen gibi geçmiş dönemin önde gelen hekimlerine ait eserler tercümeler yoluyla ortaya çıkarılırken, diğer yandan özgün katkılarıyla İbn-i Sina, Ebu Bekir er-Razî, Ebu Kasım ez-Zehravî, İbn Nefis, İbn Baytar, Şerafettin Sabuncuoğlu, Hacı Paşa, Davud el-Antakî gibi pek çok tıp âlimi yetişmiştir. Aynı zamanda büyük bir filozof olan İbn-i Sina, çağının tüm birikimini keskin zekası ve özgün bakış açısıyla birleştirerek oluşturduğu sistematik yaklaşımıyla, asırlar boyunca hem Doğu’da, hem Batı’da tıp alanında en etkili şahsiyet olmuştur.

 

İslam Medeniyeti aynı zamanda Avrupa’nın ortaçağ karanlığından sıyrılması ve Rönesans’ın başlamasında etkin rol oynamıştır.

 

Büyük Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tıp eğitimi, tıp medreseleri ve bunların yanında yer alan şifahanelerde verilmekteydi. Modernleşme dönemine kadar bu medreselerde İbn-i Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıb adlı eseri ile İbn Nefis’in Mucez el-Kanun fi’t-Tıb adlı eseri başta olmak üzere Hipokrat, Galen, Ebu Bekir er-Razî, Ebu Kasım Zehravî, İbn Baytar, Hacı Paşa, Davud el-Antakî gibi Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi tıp âlimlerinin eserleri okutulmaktaydı. Bununla birlikte yaklaşık olarak 700 yıl süren Osmanlı Sağlık sistemi hakkında bilinenler çok yetersizdir.

 

Tıp Alanında Batılılaşma Ve Modernleşme

 

1800’lü yıllar Osmanlı Devleti’nin uluslararası alanda etkinliğinin gittikçe zayıfladığı, buna karşılık Batı Avrupa ulus devletlerinin teknolojik, askerî ve ekonomik alanlarda öne geçtiği, ayrıca Fransız İhtilali (1789-99) ile de toplumsal değişim ve ideolojik hareketlerin (etnik milliyetçilik, ulusal bağımsızlık hareketleri ve ayaklanmalar) hız kazandığı bir dönemi temsil eder. 1815 yılında “Hasta Adam” teşhisi konulmuş olan Osmanlı Devleti bu durumdan kurtulmanın çaresini, Batı’ya yönelme ve modernleşmede aramıştır.

 

Geri kalmışlığın idraki ve Batı’nın üstünlüğünün kabulü netice olarak Batı kültürüne, önce zihni teslimiyeti, arkasından da kurumsal teslimiyeti getirmiştir. Bu durumun sağlık alanındaki yansıması 14 Mart 1827’de Avrupaî tarzda modern eğitime geçilmesi olmuştur. Bu tarih halen ülkemizde tıp bayramı olarak kutlanmaktadır. Sultan II. Mahmut’un 1839’da Mekteb-i Tıbbîye-i Şâhâne’de başlattığı Fransızca tıp öğretimi dönemi, tıp eğitiminin ve sağlık alanının büyük ölçüde yabancı hâkimiyetine girmesine neden olmuştur. Nitekim 1870 yılında Türkçe tıp öğretimine geçilmesi kararı alındığında, bu okulun sadece tek bir hocası Türktü. Sağlık işlerinde devletin en önemli mevkileri Rumların, Ermenilerin ve diğer Türk olmayanların idaresinde idi.

Örneğin Mekteb-i Tıbbîye-i Şâhâne ve Umûr-ı Tıbbîye-i Mülkîye Nazırı Dr. Marko Paşa sağlık işlerine hâkimdi. Cemiyet-i Tıbbîye-i Mülkîye başkanı önce Serviçan Efendi, sonra Ferdinand Paşa oldu. Belediyelere hekim, eczacı, aşıcı ve ebe atama, yabancı ülkelerden gelip Osmanlı Devleti’nde çalışmak isteyenlerin sınavlarını yapma ve atama, eczanelere açılış izni verme yetkisi bu kuruluşa aitti ve 1892 yılına kadar buranın resmi dili Fransızca idi. Sultan Abdülaziz’in başhekimi Dr. Marko Paşa, Sultan V. Murad’ın Dr. Kapolyon, Sultan II. Abdülhamid’inki Mavroyani Efendi (daha sonra Ayân meclisi üyesi ve Paşa olmuştur) idi. Marko Paşa, Mavroyani Paşa ve onların yakınları sağlık işlerinde Rumların ve yabancıların ön planda etkin olmasını sağlamıştır. Bu kişiler kazandıkları nüfuz ve gücü gerektiğinde devletin aleyhine kullanmaktan da çekinmemişlerdir.

 

Türkiye’de Osmanlı Devleti döneminde Yeniçeri Ocağı kaldırılarak Avrupaî tarzda kurulan yeni ordunun hekim ihtiyacını karşılamak üzere 14 Mart 1827’de Tıbhâne, beş yıl sonra da Cerrahhâne açılmış, 1836’da bu iki okul birleştirilerek “Mekteb-i Tıbbîye” adını almıştır. Bu okul 1839’da Galatasaray’a taşınarak “Mekteb-i Tıbbîye-i Adlîye-i Şâhâne” adıyla Fransızca tıp eğitimine başlanmıştır. Büyük masraflarla açılan bu okul çok az mezun verebilmiş, Kırım Harbi’nde yabancı hekimlere ihtiyaç duyulmuştur. Eğitimin yabancı dille yapılması derslerden çok az talebenin yararlanmasına neden olmuştur. 1839’dan Türkçe eğitime geçildiği 1870 yılına kadar yabancı hocalarla Fransızca olarak devam eden 31 yıllık bu dönemde birkaç kitap haricinde ders kitapları yazılmamış olduğundan neler okutulduğunu bilmiyoruz. Ayrıca 1898’de yanan okul binasıyla birlikte bu döneme ait belgeler de ortadan kalkmıştır. Fransızca tıp eğitiminin memleketin hekim ve eczacı ihtiyacını karşılamaktaki yetersizliği üzerine sivil sağlık hizmetlerinde gereken hekim ve eczacıları yetiştirmek üzere Mekteb-i Tıbbîye-i Mülkîye açılmıştır. Bu okulun eğitimdeki başarısı dikkate alınarak 1870 yılında Mekteb-i Tıbbîye-i Adlîye-i Şâhâne’de de Türkçe eğitime geçilmiştir.

 

1867’de Türkçe eğitime geçildikten sonra yurt dışına çok sayıda gençler gönderilerek yetişmeleri sağlanmış ve bunlar yurda döndükten sonra hoca olarak görevlendirilmişlerdir. Bu dönemde çok sayıda kitap ve Türkçe tıp dergisi yayımlanmıştır. 31 yılı aşan Fransızca tıp eğitimi süresince Türkçe çıkan tıp eserlerinin sayısı yarım düzineyi geçmediği halde, 13 Ağustos 1883 tarihli Ceride-i Havadis’te 13 yıllık Türkçe eğitim döneminde 50 kadarı basılmış, 12’si basılacak olan Türkçe tıp kitaplarının listesi yayımlanmıştır. Fransızca eğitim döneminde 1849’da 2-4 sayfa olarak ayda bir çıkarılan ve yazılarının çoğunu alet ve ilaç ilanları teşkil eden Vekayi-i Tıbbîye dışında başka bir tıp dergisi çıkarılmamıştır. Bu dergi de ancak 2,5 yıl devam ettirilebilmiştir. Türkçe eğitime geçtikten sonra 1871’de Ceride-i Tıbbîye-i Askerîye ve ayrıca Sıhhatnüma, 1872’de Miratü’l-Ebdân ve 1880’de tekrar Vekayi-i Tıbbîye yayımlanmıştır. İlkiyle ilişkisi olmayan bu Vekayi-i Tıbbîye, Mekteb-i Tıbbîye-i Mülkîye tarafından çıkarılmış olup 1898 yılına kadar 18 yıl yayın hayatını sürdürmüştür.

 

Mekteb-i Tıbbîye-i Şâhâne’nin kuruluşundan 30 yıl sonra hocaların ancak %14’ü Türk ve Müslüman olduğu halde, bunların oranı Türkçe eğitime geçtikten 13 yıl sonra %60, 28 yıl sonra %80’i aşmıştır. Öğretim üyesi ihtiyacı en başarılı mezunlar arasından seçilenlerin Paris, Viyana ve Berlin’e gönderilip eğitilmeleriyle karşılanmıştır.

 

Fransızca olarak başlayan tıp eğitiminden Türkçe eğitime geçiş uzun mücadeleler sonucu sağlanabilmişti. Bu amaçla başlangıçta yetenekli öğrencilerden oluşan özel bir sınıf (Mümtaz Sınıf) açılarak tıp alanında Türkçe terminolojiyi oluşturacak ve yabancı kitapları Türkçeye kazandıracak bir kadronun yetişmesi sağlanmış, 1866’da “Cemiyet-i Tıbbîye-i Osmanîye” kurularak Türkçe terimleri belirlemek üzere çalışmalarını sürdürmüştür. Bu çalışmaların sonunda 1873 yılında 640 sayfalık tıp terimleri sözlüğü (Lûgat-ı Tıbbîye) çıkarılmış ve 1885 yılında ikinci defa basılmıştır. Cemiyet Sultan II. Abdülhamid’in cülusunun 25. yılı dolayısıyla 1253 sayfalık “Lûgat-ı Tıp” adlı büyük bir tıp sözlüğü çıkarmıştır.

 

Mekteb-i Tıbbîye-i Mülkîye 41 yıl boyunca çok sayıda hekim ve eczacı yetiştirdikten sonra 1908 tarihinde Tıp Fakültesi’ne dönüşmüştür. 1909 tarihinde Askeri Tıp Mektebi Tıp Fakültesi’ne bağlanarak bu iki okul birleştirilmiş ve Haydarpaşa’daki Tıp Fakültesi oluşturulmuştur. 1933 reformunda Tıp Fakültesi Avrupa Yakası’na taşınmıştır.

 

1839-1870 yıllarında yabancı hocalarla Fransızca eğitime karşılık, 1933 Üniversite Reformu sonrası, yine yabancı (Alman) hocalarla, fakat bu sefer Türkçe eğitim yapılmıştır.

 

Türkiye’de tıp biliminin gelişmesinde Sultan II. Abdülhamid döneminin özel bir yeri vardır. Bu dönemde sağlık alanında önemli faaliyetlerde bulunulmuştur. Bunlar arasında ülkeye dışarıdan bulaşıcı hastalıkların girmesini önlemek için çok sayıda koruyucu müesseseler (tahaffuzhaneler), kuduz ve çiçek aşısı müesseseleri, bakteriyolojihane, gıda tahlilleri yapan laboratuvarların açılması; 1896’da frengi mücadelesinin başlatılması, son derece modern Şişli Çocuk Hastanesi (Hamidiye Etfal Hastane-i Âlîsi), Gülhane Askerî Tababet Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesi, Haydarpaşa’da Askerî Tıbbîye Mektebi için modern ve mükemmel bina, Şam Tıbbîye Mektebi, ayrıca pek çok hastaneler, şifahaneler kurulması, Darülaceze’nin yapılması, İstanbul’a Terkos, Elmalı ve Hamidiye sularının getirilmesi, birçok uluslararası kongreye temsilciler, yenilikleri yurda getirmek için Fransa, Almanya ve Avusturya’ya gençler gönderilmesi sayılabilir.

 

Darülfünun’dan İstanbul Üniversitesine

 

1900 yılında kurulan İstanbul Darülfünunu, 1909 yılında Hukuk ve Tıp fakültelerini de bünyesine almış, çeşitli tasfiyeler ve düzenlemeler geçirdikten sonra nihayet 31 Temmuz 1933 tarihinde yürürlüğe giren 2252 sayılı “İstanbul Darülfünunu’nun İlgasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiş, yerine büyük çoğunluğu yenilenmiş kadrosuyla İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Üniversitenin yeni hocaları arasında Nazi Almanya’sının iş vermediği Musevi asıllı çok sayıda profesör, eski Darülfünunun bazı hocaları ile yeni atanan Türk hocaları bulunmakta idi. Başlangıçta yabancı hocalar derslerini tercüman hocalar ve tercümanlar aracılığıyla verdiler. Darülfünun özerk bir kuruluş olduğu halde, İstanbul Üniversitesine bu hak ancak 1946 yılında çıkarılan 4936 sayılı kanunla verilmiştir. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından, yeni bir tasfiye süreci başlayarak 114 sayılı kanunla 147 öğretim üyesinin üniversiteyle ilişkisi kesilmiştir. (Bunlar 1962 tarihli 43 sayılı kanunla haklarını geri almışlardır.)

 

Tıpta Uzmanlık Alanları

 

Modern Batı tıbbı 1800’lü yıllarda gelişmeye başlamıştır. Tıp durmadan gelişmekte ve geliştikçe de dallara, her dalda da yeni dallanmalara ayrılmaktadır. Başlangıçta tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) şeklinde görev yapmakta olan hekimler, 19. yüzyıldan itibaren uzmanlık alanlarına ayrılmaya başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde 1928 yılında çıkarılan 1219 sayılı “Tababet ve Şuabâtı Sanatların Tarz-ı İcrasına Dair Kanun”, ilişkili nizamnamede (1929), dokuz klinik (iç hastalıkları, hariciye, akıl ve sinir hastalıkları, kulak burun boğaz, göz, deri ve zührevi hastalıklar, çocuk, doğum ve kadın hastalıkları, üroloji) ve altı laboratuvar dalı (bakteriyoloji, patoloji, biyokimya, adli tıp, radyoloji, fizik tedavi) tanımlanıştır. 1947 tüzüğünde 22 olan uzmanlık alanı, 1956’da 37’ye, 1961’de 45’e, 1962’de 60’a çıkmıştır. 2011 yılında uzmanlık alanları 43 anadal ve 45 yandal olmak üzere 88’e yükselmiştir. Gün geçtikçe yeni uzmanlık dalları ihtiyacı ortaya çıkmakta, her bir dal içerisinde de farklı tecrübe ve ilgi alanları belirmektedir. Bu duruma bir özeleştiri yapılması gerekmektedir. Dünyanın en saygın mesleklerinden biri olan tıbbın değeri, “insan”la olan ilişkisinden kaynaklanır. Bu açıdan bakıldığında, giderek teknik, mekanik bir uygulamaya dönüşen ve insanî kimliğinden uzaklaşan modern tıp gelecek adına endişe vericidir.

 

Aşırı uzmanlaşma belli konuların derinlemesine ortaya konmasını ve geliştirilmesini sağlarken, aynı zamanda hastaya bir bütün olarak yaklaşılmasını engellemekte, âdeta teknik bir görev gibi meslek icrasına yol açmaktadır. Daralan bakış açısı bütüne ilişkin körlük alanını genişletmekte ve bu süreçte “insan” devre dışı kalmaktadır. “İnsana” dokunamayan modern tıp bu haliyle toplumun alternatif arayışlara yönelmesine de yol açmaktadır.

 

Günümüzden bin yıl önce yaşamış ünlü tıp âlimimiz İbn-i Sina’nın tıp alanına asırlarca damgasını vurmuş olmasının arka planı iyi analiz edilmelidir. Aslında güçlü bir felsefeci olan İbn-i Sina sadece insana değil, bütünüyle hayata ve varlığa derin bir felsefi bakış açısıyla yaklaşmış, parça-bütün, fizik-metafizik, din-felsefe, felsefe-tıp, insan aklı ile Etkin Akıl dediği İlahi İrade arasında gerçeği anlama ve anlamlandırma adına güçlü bağlantılar kurmuştur. İbn-i Sina’nın varoluş felsefesinde her varlıkta bütüne ait parçalar olduğu ve bu parçalardan hareketle ve onları birbiriyle birleştirerek (akletme) gerçeğe ulaşılabileceği vurgulanır. Bilgi süreci duyu ve algılarla başlar. Ancak asıl bilgi bütüne ait olan formların, yasaların kavranmasıdır. “Bilmek mekanik bir olay olmayıp her gerçek bilgide sezginin de bir payı vardır.”

 

Cumhuriyet Dönemi Sağlık Politikaları

 

23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk toplantısında hükumet kurulmasına karar vermiş ve 2 Mayıs 1920 tarihinde kabul edilen kanunla “Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaîye Vekâleti” kurularak Dr. Adnan (Adıvar) Bey ilk vekil olarak göreve başlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından Atatürk’ün ölümüne kadar geçen süre içinde 15 yıl boyunca Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Refik Saydam hem bu döneme, hem de kendinden sonraki sağlık politikalarına damgasını vurmuştur. Bu dönemde halkçılık ilkesinin gereği olarak öncelikli olarak toplum sağlığı hizmetleri ön planda tutulmuştur. Genel hatlarıyla koruyucu hekimlik hizmetleri ve sağlık denetimi Merkezi Yönetime, tedavi edici sağlık hizmetleri ise Belediyeler ve Yerel Yönetimlere bırakılmıştır.

 

1923 yılında Türkiye’de yabancıların hekimlik yapmaları yasaklanmış ve muayenehaneleri kapatılmıştır. Yine aynı yıl çıkartılan bir yasa ile yeni mezun hekimlerin 2 yıl mecburi hizmet yapmaları kararlaştırılmıştır.

 

Sağlık Bakanlığı (Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaîye Vekâleti) 1925 yılında çalışma programını 7 temel madde üzerinde yoğunlaştırmıştır.

1-Devlet sağlık örgütünü genişletmek

2-Hekim, sağlık memuru ve ebe yetiştirmek

3-Numune hastaneleri, doğum ve çocuk bakımevleri açmak

4-Sıtma, verem, trahom, frengi ve kuduz gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek

5-Sağlık kurumları oluşturmak

6-Sağlık ve sosyal yardım faaliyetlerini köylere kadar ulaştırmak

7-Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha okulu kurmak

 

1930 yılında yayımlanan 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” ile halk sağlığı yönetimi ilkeleri esaslı bir şekilde ortaya konmuştur.

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan siyasi ve sosyal olaylarla sağlık politikaları arasında bir takım ilişkiler bulmak mümkündür. Örneğin dönemin Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin 1929 yılında genç yaşta (35 yaşında) apandisit nedeniyle hayatını kaybetmesi büyük gürültü koparmış, konu soru önergesiyle Büyük Millet Meclisi’ne taşınmış, bu olay sağlık sistemi ve doktorlar aleyhine bir kampanyaya dönüşmüştür. Aslında hastaya zamanında teşhis konarak ameliyata karar verilmiş, fakat hasta ve ailesinin İstanbul’dan çağırdıkları doktorları bekleme ısrarları nedeniyle vak’a gecikerek ertesi gün septik kangren ve peritonit tablosu ile acil ameliyata alınmasına rağmen kurtarılamamıştır. İstanbul’dan gelen Dr. Akil Muhtar Özden ve Dr. M. Kemal Öke yapılan tıbbî işlemlerin doğru olduğunu ve tedavinin gecikmesinde hastanın sorumluluğu bulunduğunu teyit etmişlerdir. Basında bu konuda çıkan tartışmalarda sağlık teşkilatının yetersizliği, Ankara’da donanımlı bir hastane ve Tıp Fakültesi’ne olan ihtiyaç dile getirilmiştir.

 

Sağlık Bakanı Refik Saydam soru önergesine uzun bir cevap vererek, Bakanlığın öncelikli görevinin toplum sağlığını korumak ve denetim olduğunu, ayrıca tedavi edici kurumların ihtiyacı olan doktor ve sağlık personelinin yetiştirilmesi olduğunu vurguladıktan sonra doktorlar aleyhine söylenen eleştirilere ağır cevaplar vermiştir. Sanki bugün söylenmiş gibi tazeliğini hiç kaybetmemiş bu sözlerden birkaç alıntı yapmanın uygun olacağını düşünüyorum:

 

Efendiler, bu müessif vesile ile Türk tıp camiası aleyhine o kadar ağır ithamlar ileri sürülmüştür ki, buna esef etmemek elden gelmez. Şu veya bu vesile ile tıp camiası aleyhine bir hava vücuda getirmek, vatandaşların bu camiaya itimadını sarsıntıya uğratmak ne demektir, bilir misiniz efendiler?

 

Bu camianın büyük bir bilinçle omuzunda taşıdığı maddi ve manevi mesuliyeti hiç dikkate almamak, manevi bir baskı altında bırakarak tıbbî vazifelerinde tereddüde sevk etmek demektir. Bu halin ülke için zararlı olduğu kanaatindeyim. Tedavi edici bir doktor, hastasının hayatını korumak için her türlü sorumluluğu üstlenerek gerekli girişimlerde bulunur, bugünkü ilmin ve tıp sanatının sınırları dahilinde tereddüt etmeden çalışır. Böylece bir doktor için şu veya bu sebeple, özellikle hiçbir esasa dayanmaksızın ilmine söz söylemek, bilgisizliğini iddia etmek toplum için zararlı netice verir ve bu zararın sınırını tayine imkân yoktur. Nasıl başlar, nereden biter tayin edilemez.

 

Sağlık ve şifa arayan hastaların vicdanında sağlık camiasına karşı mevcut güveni yıkacak veya doktorlara karşı tereddüde düşürecek nitelikteki yayınlar ve açıklamalar faydasız ve hatta elem vericidir. Karşılıklı güven ortadan kalkar veya doktorun mesleğinin gereklerini yerine getirmekten uzaklaşmasını sağlarsa netice ne olur?

 

Efendiler, tıp bilimi ve en büyük doktorlar insanları ölümden kurtaracak bir çareyi bulmuş olma iddiasında katiyen değildir.”

 

Bütün bu polemikler sağlık sistemi hakkında belli bir farkındalık oluşturmuş, netice olarak Ankara’da tam teşekküllü bir hastane ile ülkemizin İstanbul’dan sonraki ikinci tıp fakültesinin açılmasına zemin teşkil etmiştir.

 

Türkiye’nin sağlık politikaları dünyadaki gelişmelere de paralel olmak üzere ülkenin siyasi konjonktürüne göre farklılaşmalar göstermiştir. 1938 sonrası tek parti döneminde ağırlıklı olarak devletçi politikalar uygulanmıştır. 1945 tarihinde sona eren İkinci Dünya Savaşı sonrası hem dünyada, hem de ülkemizde liberal politikalar öne çıkmıştır. Bu dönemin sağlık politikalarında entegre hizmet anlayışı, yani koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin birleştirilmesi esas alınmıştır. Millî Sağlık Planı’nda köyleri sağlık hizmetine kavuşturmak için her 40 köy için 10 yataklı bir sağlık merkezi öngörülmüştür. Ayrıca çocuk ölümlerinin fazla oluşu dikkate alınarak 1952 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Ana Çocuk Sağlığı Şube Müdürlüğü kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) gibi uluslararası teşekküllerle işbirliği yapılarak Ana ve Çocuk Sağlığı (AÇS) merkezleri açılmıştır.

 

1950’den sonra liberalleşmenin bir sonucu olarak sağlıkta özel sektör de yer almaya başlamıştır. 1952’de Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) ve bağlı hastanelerinin açılmasıyla çok başlılık ortaya çıkmıştır.

 

Sağlık insan gücü kaynaklarının arttırılması amacıyla İstanbul ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültelerinden sonra 1955 yılında Ege Üniversitesi, 1962’de Atatürk Üniversitesi, 1963’te Hacettepe Üniversitesi, 1966’da Dicle Üniversitesi Tıp Fakülteleri, 1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, 1968’de Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1970’te Eskişehir Osmangazi ve Uludağ Üniversiteleri Tıp Fakülteleri açılmıştır. Tıp fakültelerinin sayısı 1980’de 19 iken, 1990’da 25’e, 2000 yılında 47’ye, 2010’da 74’e ulaşmış ve günümüzde 100’ü aşmış durumdadır.

 

1950 yılından sonra hekim sayısı ile birlikte hemşire, ebe ve sağlık memurları sayılarında da açılan okulların sayısına paralel şekilde önemli artışlar olmuştur.

 

1960 sonrası dönemde sağlık her birey için temel hak olarak kabul edilerek sağlık hizmetlerinin en küçük birimlere kadar yaygınlaştırılması amacıyla 5 Ocak 1961 tarih ve 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası” çıkarılmıştır. Bu yasayla herkese eşit, belli hizmetler dışında ücretsiz, kademeli bir hizmet sunulması hedeflenmiştir. Hizmetin temel ünitesi sağlık ocakları olarak belirlenmiş, bunların bağlı olduğu sağlık grup başkanlıkları ve hastanelerle sistem bütünleştirilmiştir. Uygulamaya 1963 yılında Muş ilinden başlanmış ve sonra tüm ülkeye yaygınlaştırılmış ise de istenen başarı elde edilememiş, bu hizmetlerde çalışan hekimlere muayenehane açma izni verilmesiyle sistem büsbütün yozlaşmaya terk edilmiştir.

 

Türkiye’de sağlık alanında en köklü değişiklik 2003 yılında başlatılan “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile olmuştur. Programın temel noktaları şu şekilde özetlenebilir:

 

1- Sağlık hizmet sunumu ile finans sisteminin ayrılması

2- Herkesi kapsayan Genel Sağlık Sigortası

3- Özel sektörün entegre olduğu kamu hizmeti

4- Kamu hastanelerinin tek çatı altında birleştirilmesi

5- Kamu hastanelerine idari ve mali özerklik verilmesi

6- Hastane ve muayenehane birlikteliğine son verilmesi

7- Performansa dayalı ödeme sistemi

8- Sağlık Ocaklarından Aile Hekimliğine geçilmesi

9- Etkili sevk zinciri

10- Kamu-özel sektör ortaklığı ile Kampüs Hastanelerinin (Şehir Hastaneleri) kurulması

 

Sağlıkta dönüşüm programının en olumlu etkilerinden biri hastanelerdeki çok başlılığı ortadan kaldırması ve sağlık güvencesi ne olursa olsun herkesin aynı hastaneye gidebilmesine imkân tanımasıdır. Bu durum doğal olarak sağlıkta belli bir standardın oluşmasına katkı sağlamaktadır. Ancak, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın temel bileşenlerinden biri olan sevk zincirinin kurulamamış olması hastanelerde yığılmalara, iş yükünün artmasına, hizmet kalitesinin düşmesine ve bunlarla bağlantılı şekilde artan şiddet olaylarına neden olmaktadır.

 

Muayenehane-Hastane bağının koparılmasıyla birlikte çalışma koşulları ve özlük haklarında yeterli iyileşmelerin yapılamamış olması pek çok öğretim üyesinin ayrılmasıyla birlikte üniversite hastanelerinde ciddi bir gerilemeye yol açmıştır.

 

Performansa dayalı ödeme sistemi kalite ve nitelik artışından daha çok yapılan işlemlerde sayısal bir artışa neden olmuştur.

 

Günümüz sağlık hizmetlerinin olumsuz sonuçlarından biri olarak koruyucu hekimlik uygulamalarının geri plana itilmiş olması gösterilebilir. Ayrıca sistem içerisinde payı giderek artan özel sektörün kârını arttırma gayreti ve yükselen maliyetler sistemin sürdürülebilirliği hakkında endişeye neden olmaktadır. Hükumet, sağlık mensupları ve halk arasında cereyan etmekte olan sağlık siyasetinde bundan böyle özel sağlık kuruluşlarının daha fazla rol alacağı öngörülebilir.

 

Ancak toplumun sağlık sisteminden memnuniyeti giderek artmaktadır. Bu oran 2003 yılında %39,3 iken 2010 yılında memnuniyet oranı %73 olarak ölçülmüştür.

 

KAYNAKLAR

 

Unat EK: Darülfünun, Üniversite ve Yasalar. Mutsuz Bayramlar, İstanbul 1980.

Unat EK, Samastı M: Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları, İstanbul 1990

Unat EK: Milli Egemenlik ve Devletin Halk Sağlığı Yöntemi. Milli Egemenlik Üzerine (Unat EK, Hatemi H, Kazancıgil A) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İstanbul 1985.

Kars Z: 1929 polemikleri, Tıp Tarihi Notları. Türk Tabibler birliği Yayını, Mayıs 2003.

Demirel H: 1946-1960 Arası Sağlık Politikaları ve Sağlıkta Planlama. Medipolitan Eğitim ve Sağlık Vakfı Yayınları, İstanbul 2008.

Aydın S: Hayata Yüksekten Bakabilmek. Sağlık Politikaları Üzerine Makale ve Denemeler. Medipolitan eğitim ve Sağlık Vakfı Yayınları, İstanbul 2008.

Unat EK: Osmanlı İmparatorluğunda Fransızca Tıp Öğrenimi ve Türkiye Cumhuriyetinda İngilizce Yüksek Öğretim. Cerrahpaşa Tıp Bülteni, s: 219-233, 1972.

Ergin O: İstanbul Tıp Mektepleri, Enstitüleri ve Cemiyetleri, İÜ Tıp Tarihi Enstitüsü, İstanbul 1940.  

 
 
  Haber Fotoğrafları

 

 

Yorum Sizin! Siz de yorum yapın | Tüm yorumları oku

 

 

  SAĞLIK RAPORLARI Kategorisinde Son Eklenenler  
Türkiye’de Tıp Biliminin Gelişmesi ve Modernleşmes...
Afrika'da Gıda Sorunu
Kutupyıldızı Sağlık Raporu
Dr. Mahmut Tokaç: Akılcı ve Güvenli İlaç Kullanımı
YAZARLARIMIZ
Mustafa SAMASTI 
Tıp Eğitiminde Sağlığın Yeri: Bir Özeleştiri Denemesi
Selahattin SEMİZ 
Bir Başhekimin Covid Hatıraları
Hüseyin Yürük 
40 Yaşından Sonra Ortaya Çıkan Hastalıklar
TÜM YAZARLARIMIZ 

GÜNCEL MAKALELER
Sedat Erol 
Yabancı İşçi İstihdam Projesi
Abdülkerim Karaağaç 
Bir Diş Hekiminin Hatıraları
Hüseyin Yağmur 
Osmanlı Devleti’nde Kolera Günleri
 
GÜNCEL SAĞLIK HABERLERİ  
 Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin
 Eski Türkçe Tıp Yazmalarından Kaşıntılı Cilt Ha...
 İbn-i Sînâ
 Aşı Tereddütü Ve Eczacının Rolü
 Kurban Bayramında Beslenme Önerileri
 Sağlıklı Beslen, Sağlıklı Yaşa
 Sağlık araştırmalarının mayınlı tarlası: Sağlık...
 VARİKOSEL (Erkekte Kısırlığın en sık sebebi)
 İlaçsız Hayat Mümkün mü?
 İlaçlar ve Bedenimizin Biyolojik Saati
 Misyonerlerin Osmanlı topraklarındaki sağlık fa...
 
  copyright © kutupyildizidernegi.org.tr
Bize Ulaşın | RSS | Sitene Ekle | Reklam | Sık Kullanılanlara Ekle | Giriş Sayfam Yap