Ana Sayfa - Kutup Yıldızı  
 
 


Mustafa SAMASTI
Mustafa SAMASTI

Adaleti Ayakta Tutmak
İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak görevlendirilmiş (Bakara, 30), göklerin, yerin ve dağların üstlenmediği emanet sorumluluğunu yüklenmiştir (Ahzap, 72)
18 Mayıs 2021 Salı 08:18
Kaynak: KUTUPYILDIZI
Arkadaşına Gönder Yorum Ekle Yazdır Yazdır Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Google'da paylaş Delicious'ta paylaş Digger'da paylaş Yahoo'da paylaş
 

ADALET

Adaleti Ayakta Tutmak

Prof. Dr. Mustafa SAMASTI

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi

 

Kur’an-ı Kerim’de, anılmaya değer bir varlık hâline gelinceye kadar insanın üzerinden sonsuzca uzun bir zaman diliminin geçmiş olduğunun vurgulanması (İnsan, 1) onun diğer yaratıklar arasındaki seçkin konumuna işaret ettiği gibi, aynı zamanda çok kısa bir dünya hayatıyla sınırlı ve başıboş bir varlık olmadığını da göstermektedir.

 

“Muhakkak ki Biz insanoğlunu şerefli ve yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık (İsra, 70)”.

İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak görevlendirilmiş (Bakara, 30), göklerin, yerin ve dağların üstlenmediği emanet sorumluluğunu yüklenmiştir (Ahzap, 72). Yine Ahzap Suresi’nin aynı ayetinde, bu emanet yükü ile birlikte insanın cehaletine ve zulmedici özelliğine özel bir vurgu yapılması dikkat çekicidir. Gerçekte bu emanet (Allah’ın dini) bizatihi insanoğlunun ihtiyacına karşılık gelmekte, onu cehalet ve zulüm karanlığından aydınlığa (sırat-ı müstakime) kavuşturacak bir imkân oluşturmaktadır.

 

Dünya hayatı insanın beşer hâlinden üst bir bilince, insani kemale; bir diğer ifadeyle süfli bir konumdan ulvi bir mertebeye erişebilmesi için tabi tutulduğu bir eğitim ve sınav alanıdır. Bunun için insan çeşitli şekillerde sınanır. Aslında her sınav (zorluk) bir gelişim mertebesidir. Muhakkak ki Allah olmuş, olacak, gizli, aşikâr her şeyi bilir. O’nun imtihanı öğrenmek için değil, insana öğretmek, göstermek, bildirmek içindir. Bir şeyin imtihan konusu olabilmesi için, doğrusunun da yanlışının da mümkün olabilmesi gerekir. İnsanı üstün ve değerli kılan şey de esasında imtihan edilebilme (iyiliğe olduğu kadar kötülük yapmaya da yetkin olması) özelliğidir. 

 

“Muhakkak ki Allah zerre miktarı haksızlık yapmaz. Hayırlı işleri kat kat arttırır ve (ayrıca) katından (lütfundan) büyük mükâfat verir (Nisa, 40)”.

 

Ebedi hayatın hazırlık aşaması olan dünya yolculuğu insanın sınavı gereği çeşitli zorluklarla, engellerle, şeytan, tağut gibi saptırıcı güçlerle donatılmış; insana bütün bunlarla baş edebilme yeteneği ile birlikte ayrıca rehberler, uyarıcılar, yol işaretleri gönderilmiş ve de sınırsız ölçüde hata düzeltme imkânı (tövbe) tanınarak yaratılış amacını gerçekleştirebilmesi için olabildiğince desteklenmiştir.

 

Esasında insanın ne ibadetinin Allah’a bir yararı, ne de isyanının zararı vardır. Bütün mükellefiyetler (dinî görevler) tamamıyla insanın/insanlığın yararı içindir.

 

“Siz insanlar (insanlık) için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah’a inanırsınız…(Al-i İmran, 110)”.

 

“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Kuluna apaçık mesajlar indiren O’dur. Çünkü Allah sizin için sonsuz şefkat ve rahmet kaynağıdır (Hadid, 9)”.

 

“Rabbinin sözü (hükmü) doğruluk ve adalet üzere tamamlanmıştır. O’nun hükmünü değiştirebilecek başka bir güç yoktur. Her şeyi duyan ve bilen O’dur (En’am, 115)”.

 

“Allah buyurdu ki, Hak (Ben’im) ve Ben hakkı söylerim (Sa’d, 84)”.

 

“…gerçekten ancak Allah apaçık haktır (Nur, 25)”.

 

“Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik bulamazsın (Mülk, 3)”.

 

“Şayet Hak (Allah) onların arzularına uysaydı gökler, yer ve içlerinde olanlar bozulup giderdi (Mü’minun, 71)”.

 

Adalet nasıl tanımlanır?

 

“Bir şeyi ait olduğu yere koyma” adaletin, “bir şeyi ait olduğu yerden başka yere koyma” ise adaletin zıddı olan zulmün tanımını verir.

 

Adalet varoluşun temel ve merkezî bir kavramı olduğundan tam olarak anlaşılabilmesi, yerli yerine oturtulması için, kendisine çerçeve oluşturan diğer kavramlarla, ve bu kavramlardan bazılarının eş ve karşıt anlamlarıyla birlikte ele alınması gerekir. Bu kapsamda adalet; kıst, mizan, hak/batıl, zulüm, küfür, fısk, fıtrat/fesat, ifrat/tefrit, vasat, şahit/şehit, emanet, ihsan, münker… gibi kavramların bilinmesine ihtiyaç vardır.

Allah’tan başka bütün varlık âlemi bir yaratıcıya muhtaç olup O’na istinad eder, O’nunla varlığını sürdürür. Bu açıdan her iş, her oluş ancak Allah’a (Hakk’a) nispet edildiğinde gerçek bir değer (hakka/adalete uygunluk) ifade eder. Allah’a nispet edilmeyen, O’nunla ilgisiz olan, O’nun adına yapılmayan her iş güdük kalmaya, boşa gitmeye mahkûmdur. Bu anlamda Peygamberimiz (s.a.v.) besmele ile başlamayan işlerin bereketsiz ve neticesiz olacağını buyurmuştur. Kur’an’da Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanların etinin yenmeyeceği (En’am, 121) belirtilmiştir.

 

Besmele çekmek; Allah adına, O’nun izniyle, O’na güvenerek ve dayanarak, O’nun bahşettiği güç ve imkânlarla hareket ettiğinin bilincinde olarak, daima Allah’ın yardımına muhtaç olduğunu bilerek hareket etmek, başarı için yardımını, Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisini dilemektir.

 

Adalet ölçüsü hakka uygunluktur.

 

Allah her şeyde belli bir ölçü, düzen ve denge koymuştur (Kamer 49, R’ad 8, Rahman 7-8). Bu husus insanın yaradılışı ile alakalı olarak “adl” kavramıyla belirtilmiştir (İnfitar, 7). Bu bakımdan adalet kavramı hakka uygunluk anlamıyla eşdeğer şekilde aynı zamanda yaradılışa (fıtrata) uygunluğu da içinde barındırır ve bu yönüyle “İslam” kavramıyla özdeşleşir.

 

Adalet, her şeyi yerli yerinde yapmak, doğru davranmak, zulmetmemek, denk ve eşit tutmak, haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek, düzen, ölçü, denge, uygunluk, karşılık (fidye), hak… gibi anlamlara gelir.

 

Adalet hakkın yerini bulması içindir. Bütün hakların kaynağı Allah’tır. El-Hak, El-Adl, Allah’ın isimlerindendir.

 

Adalet varlık hiyerarşisinde her şeye anlam ve bütünlük kazandırır.

 

“Allah gökleri ve yeri Hak üzere yarattı (Ankebut, 44)”.

 

Adalet, dünya ve ahiret düzeninin esasıdır. Gökler ve yer onunla ayakta durur. Toplum düzeninin temel şartı adalettir. Devletin varlık nedeni ve meşruiyet kaynağı adaletin sağlanmasıdır. Adaletin sağlanması için devletin aynı zamanda güçlü olması gerekir. Güçsüz devlet güven ve adaletin tesisinde aciz kalacağı gibi, adaletsiz güç de zulme dönüşür. “Devletin dini adalettir” sözü Hz. Ali’ye atfedilir.

 

Adaletsizlik uygarlıkları harabeye çevirir, iktidarları sona erdirir.

 

Adalet, fıtratı, düzeni korumayı; zulüm ise fesadı, bozulmayı temsil eder.

 

Göklerde ve yerde ne varsa Rabbinin buyruğuyla hareket eder. Ancak, kendisine verilen cüzi iradesiyle insan bu düzene ters hareket edebilmektedir. Bu anlamda Allah’ın hükümlerine aykırı davrananlar, Kur’an’da kâfirler, zalimler ve fasıklar olarak (Maide 44, 45, 48) nitelendirilir.

 

Adaletle eşdeğer bir kavram olan “kıst” sözcüğü ölçüde, tartıda, adaletli olmak, hisse, pay, nasip… gibi anlamlara gelir. Ölçü anlamında kıstas, parçalar hâlinde ödeme anlamında taksit ve ölçülü, tutumlu olma anlamında iktisat kelimeleri de aynı kökten gelir. Adaletle hüküm veren anlamında “muksit” kelimesi kullanılır. El-Muksit Allah’ın isim/sıfatı olup hakla, adaletle hükmeden, mazlumun hakkını zalimden alan demektir.

 

Adaletin zıddı olan zulüm bir şeyi kendine mahsus yerinden başka yere koymak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, hakkını vermemek, bir hakkı engellemek, yanlış yapmak… gibi anlamlarla birlikte insan ilişkilerindeki her türlü uygunsuz söz, fiil ve davranışı ifade eder. Kur’an’da zulüm Allah’a şirk koşmak (En’am 82), küfür (Bakara 254), nifak (Nisa 10), hırsızlık (Maide 39), nefse zarar vermek (Bakara 57)… gibi ilahî iradeye ters düşen her türlü inanç, söz ve davranış anlamında kullanılmıştır.

 

“Muhakkak ki şirk (Allah’a ortak koşmak), en büyük zulümdür (Lokman 13)”.

 

Her türlü günah, isyan, itaatsizlik, ayetleri yalanlama, içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm olduğu gibi, ibadetleri terk etmek, hatalarından tövbe etmemek de birer zulümdür.

 

Zulüm Allah’a karşı (kişi ile Allah arasında), insanlara karşı ve nefsine karşı olmak üzere 3 kategoriye ayrılabilir. Allaha karşı (şirk, küfür, nifak ve isyan) ve insanlara karşı (haksızlık, zarar verme, öldürme, hırsızlık, gıybet, iftira…) yapılan zulümler de neticede insanın kendisine zarar vereceğinden esasında hepsinde kişi nefsine zulmetmiş olur.

 

Allah Kur’an’da (23 yerde) dünya ve ahirette zulmetmeyeceğini bildirmektedir (Al-i İmran 108, 117, 182, Nisa 40, …).

 

 Hak kavramı sözlük anlamı itibariyle doğru, gerçek, adalet, emek, kazanç, pay, ücret… gibi anlamlara gelmekle birlikte öncelikle Allah’ın zatını, Allah’ın kitabını ve Peygamberin sünnetini ifade eder. Bu kavram denge ve düzeni, ölçü ve uyumu, iyilik, güzellik ve doğruluğu temsil eder. Tüm yaratılmış evrenin, canlı ve cansız varlıkların, yerli yerinde ölçülü, dengeli ve birbirleriyle uyumlu bir bütün oluşturması hak ve adalet kavramıyla ifade edilir. Hukuk hak kelimesinin çoğul şeklidir.

 

Hak’tan başka olan her şey bâtıldır.

 

Bâtıl, “hak” kavramının zıddı olup gerçekliği olmayan, temelsiz, geçersiz, boş şeylere denir. Kur’an’da bu kavram şirk (Bakara 42), put (Lokman 30), yalan (Al-i İmran 71), haram, haksızlık, zulüm (Bakara 188), boş, faydasız (Al-i İmran 191), boşa gitmek (Hud 16) gibi anlamlarda kullanılmıştır. Kur’an’a göre tevhid inancına (İslam’a) uymayan her türlü inanç, tapılan, yalvarılan her şey (Hac 62, Lokman 30), kumar, hırsızlık, rüşvet, yalan, hile… gibi yollarla sağlanan kazançlar (Nisa 29) batıldır.

 

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz ki batıl yok olucudur (İsra, 81)”.

Hakların kaynağı Cenab-ı Hak’tır. O’ndan başka hâkim ve hüküm koyucu yoktur.

 

Batılın dayanağı güç, zulüm, baskı ve dayatmalardır. Batıl güç ve kuvveti hak sebebi gördüğünden yeryüzünde sürekli zulüm ve fesat çıkarır. Bu nedenle yeryüzünde hakkın ve adaletin hâkim olabilmesi ancak bu değerlere sahip olanlar (Müslümanlar) eliyle olabilir.

 

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur (Bakara, 193)”.

 

“Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat haddi aşmayın. Allah aşırılığa gidenleri sevmez (Bakara 190)”.

 

Genel olarak cihat hakkın önündeki engellerin kaldırılması ve böylece dinin serbestçe yaşanacağı güvenli bir ortam oluşturulması içindir.

 

Adaleti ayakta tutmak ne demektir?

 

Adalet; hukuk alanında, alışverişte, ölçü ve tartıda, savaş ve barışta, servet ve imkânların paylaşımında, ailede, sosyal hayatta… kısacası hayatın bütününde Allah’a, insanlara ve canlı cansız tüm yaratıklara karşı korunması gereken temel ilkedir.

 

“Ey inananlar, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti ayakta tutan kimseler olun. (Haklarında şahitlikte bulunduğunuz kimseler) ister zengin isterse fakir olsunlar, Allah’ın hakkı onların (her iki tarafın) üstündedir. O hâlde, adaletin gerçekleştirilmesinde kendi duygu ve isteklerinize göre hareket etmeyin. Gerçeği saptırır yahut şahitlikten kaçınırsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır (Nisa, 135)”.

 

Bu ayette geçen anahtar sözcükler kavvam, kıst ve şüheda kelimeleridir.

 

Kavvam, kayyum kelimesi ile birlikte kaim kelimesinin mübalağalı şeklidir. Kaim aynı zamanda, Allah’ın sıfatlarından olup “ikame eden, yürüten, gözeten, hakkını vererek dosdoğru şekilde yapan” anlamlarına gelir. İstikamet (dosdoğru olmak) ve müstakim (dosdoğru) kelimeleri de aynı köktendir.

 

Kavvam ve kayyum kelimelerinin ait olduğu Arapça dil kalıpları, kelime kökünün mevcut anlamına güç ve süreklilik kazandırır. El-Kayyum Allah’ın önde gelen isimlerindendir. “Her şeyi ayakta tutan, koruyan, gözeten, zatıyla kaim olan, başlangıcı olmayan, uykusu – uyuklaması olmayan, yaratıklarını dilediği gibi idare eden, rızıklandıran, ihtiyaçlarını üstlenen…” anlamlarına sahiptir.

 

Adalet konusu incelenirken, yukarıdaki ayet-i kerimede özellikle üzerinde durulması gereken önemli bir husus da “Allah’ın hakkı onların üstündedir” ifadesinin ne anlama geldiğidir.

 

“Muhakkak ki Allah bütün âlemlere müstağnidir (Al-i İmran,97)”.

 

Adaletin uygulanmasıyla insanların hakkının teslim edilmesi, gerçekte Allah’ın hakkının yerine getirilmesidir.

 

Adaletin (hakkın) ortaya çıkması için şahitlik yapmak bir vecibe, bundan kaçınmak yahut da gerçeği eğip bükerek taraflı davranmak ise ağır bir vebaldir.

 

 

Şahit; “hazır olan, bilen, tanık olan, delil” anlamlarına gelir.

 

Şehit; “şahit” kelimesinin mübalağalı şekli olup çoğulu “şüheda”dır.

 

Allah’ın sıfatı olarak şahit, “her şeye muttali olan, bilen, gören, haberdar olan, her yerde hazır ve nazır olan, kendisinden hiçbir şey gizlenmeyen, bütün sırlara vakıf olan, her şeyi murakabe eden” demektir.

 

“De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Muhakkak ki O kullarından haberdar olan ve görendir (İsra, 96)”.

 

Bir olayı, bir hakkı ispat ve aydınlatma için bilgisine başvurulan kişiye şahit denildiği gibi, inanç, söz, fiil ve davranışlarıyla Peygamber’in inananlara ve müminlerin de insanlara güzel örnek olması da aynı kavramla ifade edilmektedir. (Hac, 78)

 

Hac Suresi 78. ayette ortaya konan şahitlik, Hz. İbrahim’in Hanif dini başta olmak üzere geçmiş peygamber ve ümmetlerden bugüne kadar hak ve hakikatlerin ayakta tutulması, Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olması için gerekli çabanın, birlik ve beraberliğin gösterilmesi anlamını taşımaktadır. Bu geniş anlamıyla “adaletin ayakta tutulması” topyekûn ümmetin birliğinin ve İslam’ın hâkimiyetinin sağlanmasıyla mümkün olacaktır. Bunun temel şartlarından birisi de emanetlerin (görev ve sorumlulukların) ehliyetli olanlara verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesidir (Nisa, 58).

 

Adalet, iyiliği kötülükten ayıran sınırdır. Ahlakın asgari koşuludur. Bu sınırın altı zulüm, üstü ise ihsan mertebesidir. Adalet bir şeyin tam karşılığını vermek, ihsan ise daha fazlasını yapmaktır.

 

Allah çok ikram eden, kusurları bağışlayan ve yaptığını en güzel şekilde ortaya koyandır. O, insanların da böyle davranmasını dilemektedir.

 

Karşılık beklemeden iyilikte bulunmak, hak ettiğinden fazlasını vermek, hoşgörülü olmak, insanlara merhamet etmek, sevgiyle, özveriyle davranmak, cömertlik yapmak, yapılan hata ve kusurları affetmek, yaptığı işi kaliteli yapmak birer ihsandır. Kötülüğe misliyle muamele adalet, kötülüğü iyilikle savmak ise (Mu’minun 98, Fussilet 34, Ra’d 22) ihsandır. 

 

“Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Ancak kim affeder ve barışı sağlarsa mükâfatı Allah’a aittir (Şura, 40)”.

 

İhsan, sözlük anlamıyla, güzel davranmak, iyilik etmek demektir. İhsan sahibi olmak için, işi iyi bilmek ve onu en güzel şekilde yapmak gerekir. Cibril hadisinde (Buhari, Müslim) ihsan “Allah’ı görüyor gibi ibadet etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. “Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.”

 

Gerçek ihsan sahibi (El-Muhsin) Allah’tır. O her yaptığını güzel yapan (Secde, 7) ve her hükmü en güzel olandır (Maide, 50).

 

“İşlerinizi en güzel şekilde yapın, şüphesiz Allah muhsinleri sever (Bakara, 195)”.

 

“İhsanın karşılığı ihsandan başkası olur mu? (Rahman, 80)”

 

“Güzel iş yapanlara daha güzeli ve bir de ziyadesi vardır (Yunus, 26)”

 

Hak ölçülerine göre ve yaptığı her işi özenle, Allah’a sunma şuuruyla yapmaya ihsan denir.

 

“Allah her şeyde ihsanı gözetir. Öyleyse savaşta öldürürken de, hayvanı boğazlarken de ihsan üzere davranın. Kişi hayvanını boğazlarken bıçağını iyi bilesin ve hayvanı rahat ettirsin (Müslim)”. Bu hadis-i şerif hayatın bütününün ihsan üzere yaşanması gerektiğinin güzel bir örneğidir.

 

Her hak sahibine hakkını vermek

 

Buhari ve Tırmizi’de bulunan bir hadis-i şerifte “Her hak sahibine hakkını veriniz.” buyrulmaktadır.

 

Hak sahiplerinin başında Cenab-ı Hak gelmektedir. O’na iman etmek, şirk koşmamak, emir ve yasaklarına riayet etmek gerekir.

 

İnsanlara karşı hak ve sorumluluklar da esasında Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır. Başta anne baba, eş ve çocuklar olmak üzere, akrabaya, komşulara, elinin altında olanlara ve insanlara iyilik etmek, güzel davranmak, haklarına riayet etmek, kusurlarını bağışlamak, ayrıca insanların maruz kaldığı zulüm ve haksızlıkları önlemek, adaleti sağlamak, birey ve toplum olarak üzerimizdeki haklardır.

 

Cenab-ı Allah kendi zatına yönelik şirk dışındaki tüm günahları (tövbe edenler için) bağışlayacağını açıkça bildirdiği hâlde insanlara ait haklar (kul hakları) bunun dışında kalmaktadır. Yapılan haksızlığın telafi edilmesi ve haksızlık yapılan kişiyle helalleşilmesi dışında kul hakları için tövbe etmek tek başına yeterli değildir.

 

“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez (Müslim)”.

 

Hak sahipleri arasında belki de en önemlisi bizzat kişinin kendi nefsidir.

 

İnsanın inanıp salih ameller işleyerek yaratılış amacına uygun şekilde kendini geliştirmesi, Allah’ın rızasına erişmesi, cennetini kazanması; küfür, şirk, nifak ve zulümden kaçınarak cehennemden korunması kişinin kendi nefsine karşı temel hakkıdır.

 

Bir insanın dünyada ve ahirette kendisine zarar verecek inanca, tutum ve davranışlara sahip olması nefsine zulmetmesi anlamına gelmektedir. “Nefse zulüm” kavramı Ku’an’da inkar etmek (Nahl, 28), iki yüzlülük/nifak (Nisa, 64), Allah’a şirk koşmak (Al-i İmran, 185), Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemek (Talak, 1), İslam’ın emir ve yasaklarına uymamak (Tevbe, 36), günah olan ve nefse zarar veren söz, tutum ve davranışlar (Nisa, 110)… gibi olumsuzluklar için kullanılmaktadır.

 

Yapılan her yanlışın/kötülüğün cezasını kişinin kendisi çeker. Kişinin kendisine veya başkalarına yönelik bütün olumsuz söz, tutum ve davranışları, neticesi itibariyle nefse zulümdür.

 

“Kim nefsini arındırırsa kurtuluşa ermiş, onu (kötülüğe) gömen de hüsrana uğramıştır (Şems, 9-10)”. Bu anlamda adalet; şeytani kulvarda değil, Rahmani yolda yer almak, safını belirlemektir.

 

Fatır suresinin 32. ayetinde mü’minler “nefsine zulmeden”, “muktesid” ve “sâbik” olarak üç kısma ayrılmaktadır. Kötülükleri iyiliklerinden çok olanlar birinci grubu, dengeli, ölçülü şekilde orta yolu izleyenler ikinci grubu, hayırda yarışan ve öncülük yapanlar (sâbikun) ise üçüncü grubu oluşturur.

 

İnsanın kendisine karşı adaletli olmasının yolu Allah’a inanması, O’na hamd etmesi, emir ve yasaklarına uyması, nimetlerine şükretmesi ve musibetlerine sabretmesidir. Hamd etmek esas itibariyle kâinattaki eşsiz düzene (fıtrat/adalet) iştirak etmektir.

 

İslam aşırılıktan uzak, dengeli, ölçülü bir hayat düzenini öngörür. Bu anlamda insanın fıtratına uygun şekilde ve meşru çerçevede nefsinin ihtiyaçlarını karşılaması adalete uygundur. Nitekim daha dindar olmak adına sürekli oruç tutma, bütün geceleri ibadetle geçirme ve kadınlardan tamamıyla uzak kalma (hiç evlenmeme) gibi tutum ve davranışlar göstermeye kalkışanları Peygamber efendimiz uyararak ölçülü olmaya davet etmiş, “Sünnetimden yüz çeviren Ben’den değildir.” buyurmuştur.

 

“Ailenin, misafirin, nefsinin senin üzerinde hakkı vardır (Ebu Davut)”.

“Sözlerin en güzeli Allah’ın Kitabı, rehberliğin en güzeli Muhammed’in (s.a.v.) rehberliğidir (İbn Hanbel, İbn Mace)”.

 

Adalet şartları kişiye göre değişir mi?

 

Adalet mutlak anlamda eşitlik olmayıp toplum düzenini sağlamak, huzur, güven ve hukukun gereğini yerine getirmektir. Adaletin ölçüsü hakkaniyet (her hak sahibine hakkının verilmesi) olmalıdır. Hakka uygunluk; Kitap, Sünnet ve bu iki esas üzerine oluşturulmuş içtihatlarla belirlenir. Adalet ilke ve kuralları bu esaslara aykırı şekilde insanlar tarafından oluşturulamaz / değiştirilemez.

 

Nitekim, hırsızlık suçu işlemiş olan itibarlı bir kadına ceza uygulanmaması için aracılık yapılması üzerine Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerin helak olmasına yol açan şey, içlerinde güçlü olan biri hırsızlık yaptığında onu serbest bırakmaları, aynı işi zayıf/güçsüz biri yaptığında ise onu cezalandırmalarıdır. Allah’a yemin ederim ki bu hırsızlığı yapan kızım Fâtıma olsa dahi mutlaka elini keserim (Buhari, Müslim)”.

 

Adalet ilkeleri değişmese de, değişen şartlar ve özel durumlara bağlı olarak uygulama farklılıkları olabilir. Örneğin savaşlarda ele geçen ganimetler genel olarak mücahitler arasında eşit şekilde paylaştırılmakla birlikte İslam’a yeni girenlerin kalplerinin ısındırılması (müellefe-i kulüp) için Peygamberimiz tarafından fazla pay verilmesi de bir adalet uygulamasıdır.

 

İslam’da cezalar insanları ezmek, baskı altına almak, eziyet etmek, intikam almak… için değil, islah etmek, kötülükten alıkoymak, iyiliğe yöneltmek, toplumu korumak ve suç işlemeyi engellemek gibi amaçlarla uygulanır. Toplum düzeni, güven ortamı, fırsat eşitliği, sosyal adalet… gibi şartlar yanında kişilerin cezai ehliyeti, temsil kabiliyeti, suçu etkileyen hâller, zaruretler… dikkate alınarak suça ve hedeflenen amaca uygun bir cezalandırma kişiden kişiye değişiklikler gösterebilir. Buna karşılık, kişilerin toplumdaki konumuna ve sosyal statüsüne göre ayrıcalık yapılması adaletle bağdaşmaz.

 

Bize dokunmayan yılan bin yaşasın mı?

 

“Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü engellersiniz ve Allah’a inanırsınız…(Al-i İmran 110)”.

 

Ayet-i Kerime’de belirtildiği üzere inananların temel varlık nedeni yeryüzünde hak ve adaletin sağlanması, zulüm ve kötülüklerin engellenmesidir. “En hayırlı ümmet” vasfı bu görevlerin yerine getirilmesi şartına bağlıdır. “İnsanlar için” ifadesi inanan, inanmayan ayrımı yapmaksızın tüm insanlığı kapsamaktadır.

 

İyiliği tavsiye etmek öncelikle bu konuda güzel bir örnek olmayı gerektirir. Kötülüklerin önlenmesi için organize olmaya ihtiyaç vardır.

 

“…İyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah işlemek ve düşmanlık konusunda yardımlaşmayın (Maide, 2)”.

 

Sessiz kalmak adaletsizlik olur mu?

 

“Sizden her kim bir kötülük (münker) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer buna gücü yetmezse sözle değiştirmeye çalışsın, buna da güç yetiremeyen kalbiyle nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir (Müslim)”.

 

Bu nedenle, yapılan bir yanlışa, haksızlığa, zulme karşı müdahale imkânı olanın müdahale etmemesi, sesini çıkarmaması, sessiz kalması; zulme ortak olması, dolaylı olarak destek çıkması anlamına gelir.

 

“İnsanlar bir zalimi görüp de zulmüne engel olmazlarsa azabın bütününe gelmesi pek yakındır (Tırmizi, Ebu Davut)”.

 

Adaletsizliğe neden olan faktörler nelerdir?

 

Adaletsizliğin temel nedeni Hak’tan uzaklaşmadır.

 

“…Hak’tan sonra geriye sapıklıktan başka ne kalır ki…(Yunus, 32)”.

 

Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde adaletsizliğe neden olan faktörler doğrudan veya dolaylı şekillerde belirtilmektedir. Bunların başlıcalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

 

1-           İnsani zaaflar nedeniyle adaleti sağlamaya güç yetirememe. Nisa Suresi’nde gerek yetimlere, gerekse birden fazla eşe karşı adaletli davranmada zaaf gösterilebileceği ve bu nedenle tek eşle yetinmenin daha uygun olacağı (Nisa, 3); ayrıca “ne kadar isteseniz de eşleriniz arasında adalet sağlayamazsınız… (Nisa, 129)” buyrularak bu konuda sorumlu davranılması emredilmektedir.

 

2-           Kişisel çıkar, yakınlık, akrabalık nedeniyle taraf tutma eğilimi (Nisa, 135).

 

 

3-           Dostluk ve düşmanlık ilişkileri (Maide, 8).

 

4-           Keyfi arzular, heva, heves, bencillik (Şura 15, Nisa 128).

 

 

5-           Kendi değerlerinden uzak olan toplumlara haksızlık etmeyi meşru sayma (Al-i İmran, 75). Bu durum günümüzde global olarak yaşanan temel bir adaletsizlik nedenidir.

 

6-           İnananların birlik beraberlik içinde olma ve düşmanlarına karşı güçleri yettiğince hazırlık yaparak caydırıcı olma (Enfal, 60) hususunda üzerlerine düşeni yapmamaları.

 

“Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın ve ayrılığa düşmeyin… (Al-i İmran, 103)”.

 

Hz. Ali’ye atfedilen bu söze göre zulmün oluşması için iki paydaş gereklidir. Bunlardan biri zalim, diğeri ise yapılan zulme karşı koymayan, rıza gösteren mazlumdur.

İslam dünyasının yaşamış olduğu tüm zaaflar emperyalist güçlerin emellerine, zulümlerine hizmet etmektedir.

 

“Ey inananlar, siz kendinize bakın, siz doğru oldukça sapıtan size zarar vermez (Maide 105)”.

“İnsanlara zulmedenlere, haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır (Şura 42)”.

 

Eşitlik ve özgürlük adalet ile nasıl ilişkilendirilebilir?

 

“Ey insanlar, muhakkak ki sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kabilelere ayırdık. Allah katında üstün olanınız O’na karşı takva sahibi olandır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır (Hucurat, 13)”.

 

Bu ayet, bütün insanların eşit olduğunu, kimsenin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmede göstereceği üstünlük dışında bir imtiyazının olmayacağını ortaya koymaktadır. Hz. Peygamberimiz de insanların tarağın dişleri gibi eşit olduklarını belirtmişlerdir.

 

Diğer yandan, adalet herkese hakkı olan tutum ve davranışlarda bulunma imkânı sağladığından özgürlük kavramını da içinde barındırmaktadır. Zira özgürlük kişinin hakkı olan tutum ve davranışları serbest şekilde yerine getirebilmesidir. Bu tanım meşru çerçevede özgürlüğü ifade eder. Bunun dışına taşan bir özgürlük anlayışı başkalarının hukukunu çiğneyeceğinden haddini aşmak/ zulmetmek anlamına gelir.

 

Adalet er ya da geç yerini bulur mu?

 

“O gün (hesap günü) insanlar amellerini görmek üzere tek başlarına ortaya çıkacak. Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onu (karşılığını), kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu (karşılığını) görecektir (Zilzal, 6-8)”.

 

“Kimse kimsenin yükünü taşımaz…(Fatır, 18)”.

 

“Her ümmet için bir elçi gönderilmiştir. Elçiden (elçi görevini yaptıktan) sonra onlar hakkında adaletle hükmedilir, onlara asla haksızlık yapılmaz (Yunus, 47)”.

“Ve kıyamet günü adalet terazileri kurarız ki kimseye haksızlık yapılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa (iyi veya kötü) her şeyi ortaya getiririz…(Enbiya, 47)”.

 

Müslümanların görevi adaleti dünya hayatında tesis etmek olmakla birlikte burada eksik kalan adalet adil-i mutlak olan Allah’ın hükmüyle nihai yerini bulacak, tamamlanacaktır.

 

İnsanın adaleti kendisi gibi eksik ve kusurlu olabildiği hâlde Allah’ın adaleti eksiksiz, kusursuz ve mutlaktır.

 

Sosyal adalet deyince ne anlaşılır? Bu adaleti sağlamak için ne yapmalıyız?

 

Sosyal adalet toplum hayatında düzen, uyum, huzur ve birlikteliğin sağlanması olup hak ve adalet kavramları üzerine oturur. Sosyal adalet sosyal düzenin ilk halkası, bireyin kendisiyle ve toplumuyla barışık olmasıdır.

 

İnsan hem bireysel hem de sosyal yönü olan bir canlı olup bu iki yön sürekli şekilde birbirini etkiler, birbirinden beslenir.

 

Sosyal adaletin gerçekleşmesi için güven ortamının sağlanması, fırsat eşitliği ve dezavantajlı grupların, güçsüzlerin korunup desteklenmesi gerekir.

 

İnsanın kişiliğinin, değer yargılarının, olumlu tutum ve davranışlarının gelişmesinde aile ortamı temel rol oynar. İlgi ve sevgiden mahrum kalmış, korunmasız çocuklar kendilerini güvende hissedemedikleri gibi güvenli ilişkiler de kuramazlar; şiddete, anormal tutum ve davranışlara eğilim gösterirler. Bu nedenle sosyal adalet için her şeyden önce insan kişiliğinin her türlü tehdit ve saldırılardan korunması, aile yapısının korunup güçlendirilmesi gerekir.

 

Sosyal düzen toplumun ortak varlığıdır. Hukuk, örf ve ahlak kuralları bu düzenin oluşmasında önemli rol oynar. Ancak hepsinin temelini adalet oluşturur.

 

Müslümanların en büyük sosyal faaliyeti Cuma namazı olup bu namazda verilen en kapsamlı sosyal mesaj Nahl suresi 90. ayettir:

 

“Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı (en güzel davranışı), yakınlara (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder. Hayâsız, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir (Nahl, 90)”.

 

Son derece kapsamlı bu ayet sosyal adaletin, sosyal barışın temel çerçevesini çizmektedir. Burada geçen bütün kavramlar aslında adalet kavramının birer açılımıdır.

 

İslam hukukunun temel hedefleri (can güvenliği, mal güvenliği, din güvenliği, ırz/nesil güvenliği, akıl sağlığı) insan haklarının esası olup devletin de varlık ve meşruiyet nedenidir. Her bireyin sosyal güvenliği devletin teminatı altındadır. Bu anlamda birey ve toplumun hukukunun korunması, servet ve imkânların insanlar arasında adil şekilde dağıtılması, fırsat eşitliği, temel ihtiyaçların karşılanması ve insan haklarına saygı gösterilmesi önem taşır.

 

“Sadakalar (zekâtlar); fakirler, düşkünler, zekât memurları, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, esirlikten, kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlu olanlar, Allah yoluna harcamak ve muhtaç kalmış yolcular içindir…(Tevbe, 60)”.

 

“Savaşmadan fethedilen ülkelere ait olup Allah’ın elçisine verdiği ganimetler Allah’a, Resulüne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve gariplere aittir. Ki böylece varlık içinizden yalnızca zengin olanlar arasında dolaşan bir meta olmasın…(Haşr, 7)”.

 

“Önceden Medine’yi yurt edinmiş olan mü’minler kendilerine hicret ederek gelenleri sever ve onlara verilen ganimetlerden dolayı bir kıskanma ve istek duymazlar. Hatta kendileri muhtaç olsalar bile kardeşlerini, kendilerine tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlükten kendini kurtarırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır (Haşr, 9)”.

 

Sosyal adaletin sağlanmasında mali yükümlülüklerin yanı sıra zulme karşı mücadele verilmesi, iyiliği emretme, kötülüğe engel olma görevinin yerine getirilmesi, akrabalık hukukuna riayet edilmesi, güçsüzlere yardım edilmesi… gibi pek çok sorumluluk bulunmaktadır.

 

Peygamber efendimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyruğu İslam’da sosyal adaletin adeta temel kuralını oluşturmaktadır.

 

Genel çerçevesiyle İslami sistem hak ve adalete dayanır. Toplumda erdem ve faziletin, yardımlaşma ve kardeşlik hukukunun yerleşmesini hedefler. Buna karşılık materyalist sistemler esas olarak güç ve menfaat odaklı olup refah için her türlü adaletsizliğe meydan verebilmektedir.

 

İlahi adalet kavramından ne anlamalıyız?

 

İnsan yeryüzüne sınanmak üzere gönderilmiş olup tüm davranışları kaydedilerek gerek bu dünyada ve gerekse hesap gününde adil bir karşılık (mükâfat veya ceza) göreceği muhakkaktır.

 

“İnsanlar sadece inandık demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sanırlar? Muhakkak ki öncekileri de sınadık. Allah doğru davrananları da yalancıları da seçip ortaya çıkaracaktır (Ankebut, 2-3)”.

 

“Yoksa o kötülük işleyenler Biz’den kurtulabileceklerini mi sanırlar? Ne kötü hüküm yürütüyorlar (Ankebut, 4)”.

 

“Kim gayret ederse bunu kendisi için yapmış olur. Çünkü Allah ihtiyaçtan müstağnidir (Ankebut, 6)”.

 

Ahirette mü’minler verdiği sözü yerine getiren (Zumer, 4), üzüntü ve kederi gideren (Fatır, 34) ve adaletle hükmeden Allah’a hamd ederler. Cennet ehlinin nihai sözleri de “El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” demek olacaktır (Yunus, 10).

 

Günümüz kabulleri ve uygulamalarında dile getirebileceğimiz yanlışlıklar nelerdir?

 

“Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Ama onu insan yüklendi, zira o çok zalim (zalûm) ve cahil (cehûl) durumdadır (Ahzap 72)”.

 

Zulüm ve cehalet yönünü ıslah edip gidermeyen insan her türlü yanlışa kolayca düşebilmektedir. Bu durum kişinin hem kendi nefsini, hem de toplumu olumsuz etkiler. Bu açıdan bakıldığında adalet kişinin zulüm ve cehalet özelliklerini gidermesi, terbiye etmesi, Allah’a teslim olarak “Sırat-ı Müstakim”’e girmesidir.

 

Günümüz insanı gerek cehaletle ve gerekse bilinçli bir tercihle adalet konusunda pek çok hatalı tutum ve davranış sergilemektedir. Bunlar arasında ilk akla gelenleri şöylece sıralayabiliriz:

 

1-           Adaletin gerçekleşmesi için elinden geleni yapmak (bildiklerini paylaşmak, şahitlik yapmak) Müslümanlar için bir vecibe, yani Allah’ın emri olduğu hâlde çok defasında bu durum külfet veya risk olarak kabul edilerek bundan kaçınılmaktadır.

 

2-           Diğer yandan haksızlığa, zulme uğrayanlara yeterli bir destek, yardım yapılamamaktadır.

 

“Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir (Taberani)”.

“Kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istemeyen (gerçek) iman etmiş olmaz (Buhari)”.

 

3-           Neticesi itibariyle toplum hayatını en kapsamlı şekilde etkileyen bir adaletsizlik örneği de, işlerin ehil ve liyakat usulüne göre verilmesi gerekirken başka ölçütlere göre hareket edilerek yanlış kişilere verilmesi.

 

4-           Rüşvet, iltimas, taraf tutmak, adam kayırmak, yanlışlara göz yummak.

 

5-           İyiliği emretme ve kötülüğü engelleme görevinin yapılmaması.

 

6-           Zulüm ve haksızlıklar karşısında sessiz kalınması; insanlara, hayvanlara, çevreye vb. zulümlere karşı sessiz kalma.

“Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır.”

 

7-           Düşmanlık ve intikam duygusuyla hareket edilerek haddi aşma.

 

8-           Komşuluk ve mahallelik duyarlılıklarının ortadan kalkması,

 

9-           Çevre duyarlılığının ortadan kalkması, ölçüsüz dengesiz yapılaşmalar, sağlıksız şehirleşmeler.

 

10-         İnsan sağlığına zarar veren her türlü üretimin artması.

 

11-         İsraf.

 
 
  Bütün Yazıları

 
Tıp Eğitiminde Sağlığın Yeri: Bir Özeleştiri Denem...
İslam ve Sağlık
Adaleti Ayakta Tutmak
İslam ve Sağlık Üzerine

 

Yorum Sizin! Siz de yorum yapın | Tüm yorumları oku

 

 

  Yazarlarımız  
Tıp Eğitiminde Sağlığın Yeri: Bir Özeleştiri Denem...
Bir Başhekimin Covid Hatıraları
40 Yaşından Sonra Ortaya Çıkan Hastalıklar
Hâlâ, Sarılacak Çok Yara Var
YAZARLARIMIZ
Mustafa SAMASTI 
Tıp Eğitiminde Sağlığın Yeri: Bir Özeleştiri Denemesi
Selahattin SEMİZ 
Bir Başhekimin Covid Hatıraları
Hüseyin Yürük 
40 Yaşından Sonra Ortaya Çıkan Hastalıklar
TÜM YAZARLARIMIZ 

GÜNCEL MAKALELER
Yusuf Albayrak 
Sağlıkta Acil Hizmetler
Selahattin SEMİZ 
Bir Ağustos Gecesinin Hatırlattıkları
Haluk İnal 
Erkek Çocuklarında Tedavi Edilmesi Gereken Önemli Bir Sorun “İnmemiş Testis”
 
GÜNCEL SAĞLIK HABERLERİ  
 Aşı Tereddütü Ve Eczacının Rolü
 Kurban Bayramında Beslenme Önerileri
 Sağlıklı Beslen, Sağlıklı Yaşa
 Sağlık araştırmalarının mayınlı tarlası: Sağlık...
 VARİKOSEL (Erkekte Kısırlığın en sık sebebi)
 İlaçsız Hayat Mümkün mü?
 İlaçlar ve Bedenimizin Biyolojik Saati
 Misyonerlerin Osmanlı topraklarındaki sağlık fa...
 Sigara Dumanının Çocuklara Etkisi
 Şişmanlık: Genetik Miras mı Yaşam Tarzı mı?
 Dr. Mahmut Tokaç’ın ‘Kırmızı Çizgi’si Çıktı
 
  copyright © kutupyildizidernegi.org.tr
Bize Ulaşın | RSS | Sitene Ekle | Reklam | Sık Kullanılanlara Ekle | Giriş Sayfam Yap